6 Temmuz 2018 Cuma

BENİM ASLINDA ELİ BOŞ BİRİ OLMADIĞIMA VE EYÜP SULTAN'IN YAĞMURDA NE KADAR GÜZEL OLDUĞUNA DAİR BİR YAZIMDIR





Zaman zaman dostlarıma ya da dost olduklarını düşündüğüm insanlara, İstanbul'da gördüğüm güzel yerleri tavsiye ederim. Bu bilginin, onlar için bir değer olduğu hissini taşırım.

Bir dostum "dikkat et" demişti. "Herkes senin durmadan dolaştığını sanıyor, bunu garipsiyorlar!" Gülsem mi ağlasam mı karar veremedim. Durmadan dolaşsam kime ne! Sözgelimi futbol maçlarını seyretmek yerine dolaşıyor olamaz mıyım? Televizyon seyretmek yerine İstanbul'u tanıyamaz mıyım? İstanbul'u tanımanın televizyon rehberini ezberlemek kadar kıymeti yok mu? Televizyon seyredenler bişey demiyorum. Ama İstanbul'u tanımayı garipsemelerine bozuluyorum. (!)

Size olayın sırrını anlatayım:

Efendim ben derslerim, seminerlerim ya da iş randevularım dolayısıyla bir yerlere giderim. Mutlaka bir kaç dakika boş zaman olur. Etrafta güzel bir mekan ararım. Bu bir çay ocağı, güzel bir kafe ya da tarihi bir mekan olabilir. Oturur, o mekanda çay içer kitap okurum ya da işlerimi planlamaya çalışırım (Gerçi bunu şu ana kadar istediğim gibi yapamadım) Hoşuma giderse, o mekanı dostlarıma öneririm. Bu dostlarımın bazıları da, ki bunlar kendi hayatlarını organize etmiş insanlar olmalılar ki, ellerinde mouse ya da televizyon kumandasıyla, benim hayatım hakkında yorum yaparlar. (!)

"Ya bu adam güzel birşey önermiş. Bi bakalım" demek yerine. "Amma da zamanı var" derler. Benim bakış açımın farklı olduğunu, aslında onların da geçtikleri yerlerden geçtiğimi, fakat benim konuyla başka türlü de ilgilendiğimi bir türlü anlamazlar. Aynı şeyi radyoculuk yaptığım zamanlarda da demişlerdi. Bir öğretmenin nasıl olup ta radyoculuk yapacak zamanı olduğu sorusunun cevabını vermeye çalıştım ama yeterince anlatamadım. Sonra anlatmaktan da vazgeçmiştim. Radyoculuğun, mankenlik gibi bir meslek olmadığını, anlatacak, paylaşacak bir şeyleri olan her insanın radyo programı yapabileceğini anlatmak ne kadar da zormuş. Halbuki programlarımda onları ve çalıştıkları kurumları anlatıyor, eğitimciliği yüceltiyordum. Hele bir öğretmen için radyoculuk çok güzel bir deneyimdir.

Neyse, Eyüp Sultan'a gelmenizi öneririm. Tavsiyemi içtenlikle yapıyorum. Çünkü ofisim burada ve hergün Eyüp Sultan'a geliyorum. Eylülde başka güzel burası. Üsküdar'dan yola çıkan genişçe bir motorla, Eminönü, Balat, Kasımpaşa ve bir kaç duraktan sonra Eyüp'e yapılan bir yolculuk... ve Eyüp Sultan İskelesi. Hem Eyüp Sultan Hazretlerini ziyaret eder hem de güzel bir çay simit organizasyonu yapabilirsiniz. Yağmurda Eyüp başka güzel. Aman kaçırmayın derim! İstanbul'a gelen dostlarınıza sadece 1 YTL'ye Haliç turu yaptırabilirsiniz. Parayla ölçülemeyen bir hatıraları olur.

Dostlarıma da bir çift sözüm var: İstanbul'u tanımam çok yararlı oldu. Eyüp seferi yapan motorda hergün turistlerle tanışıyorum ve İstanbul hakkında konuşuyoruz. Hepsi de değişik ülkelerden gelen bu insanlar, bugüne kadar bana futbol, borsa ya da televizyon kanalları hakkında soru sormadılar. Aksine İstanbul'u daha çok tanımam gerektiğini farkettiren sorular sordular.

Yaşadığım şehri dolaşırken biraz dikkatli olmakla iyi yapmış mıyım?

İyi yapmışım, güzel yapmışım, pek te güzel yapmışım değil mi? ,

------------

HAYRANIM ŞU SİGARA ŞİRKETLERİNE!





Sigara şirketlerinin çalışmalarını takip ediyor musunuz? Sadık müşterilerle büyüyen bir işleri var. Müşterileri o kadar sadık ki, hiçbir zaman yaptıklarını sorgulamıyorlar.

Alerjik olmadıkları ve suda çözündükleri için (temizlik maddeleri suda zaten çözünür diyorsanız bir araştırma yapın derim) evimize bazı yabancı marka temizlik maddeleri alır ve kullanırız. Bir çok tiryaki dostumdan bu sebeple tepki almışımdır. “Her Türk, yerli malı kullanmalı” diye başlayan nasihatları çok da hararetlidir. Gözleriniz yaşarır. Aslında bu göz yaşarması içtikleri yabancı marka sigaraların dumanından da kaynaklanıyor olabilir, tam emin değilim. Çünkü bu insanların çoğu da yabancı marka sigaralar kullanan insanlardır.

Bir eğitimci olarak düşünürüm: nasıl oluyor da sigara şirketleri, bu insanları bu kadar ikna ediyor? Onları bu kadar komik bir duruma düşürebiliyor? Evimdeki temizlik maddelerinin yabancı olduğunu söyleyen bu insanlar, nasıl oluyor da yabancı marka sigaralar kullanıp reklamını yapıyorlar. Bir tiryakinin günde kaç kere paketini cebinden çıkardığını ve bunu kaç kişinin yanında yaptığını düşünürseniz, reklam derken neyi kast ettiğimi anlarsınız.

Gençleri ve bu aralar özellikle genç kızları hedefleyen sigara şirketlerinin çalışmalarından bal gibi haberdar olan bu insanlar, içtikleri her sigarayla bu sektörü desteklediklerini düşünmezler mi?

Neyse, insanların saf mantık olmadığını kendimden biliyorum. Ama vatanseverliği mantıksızlığa inşa etmeleri çok ilginç geliyor bana. Sigara içerken “en iyisini” alan bu insanlar, benim en iyiyi aramama neden karşı çıkarlar. Yurt dışından temizlik maddesi almanın değil, uçak ya da sigara almanın bir sorun olduğunu neden düşünmezler?

Tiryakiler, yabancı sigarayı daha çok keyif verdiği için alıyorlar.

Ben de suda daha iyi çözündüğü için, yabancı marka temizlik maddeleri alıyorum. Sözgelimi mantıyla birlikte deterjan yemek istemiyorum.

“Her Türk, ürünün en iyisini kullanmalı” diyorum.

Yeterince adil değil mi?

-------------------

KOMİK VE TRAJİKOMİK SİGARA MARKALARI




Viceroy, ne anlama geliyor biliyor musunuz? “Krallığı temsil eden genel vali” anlamına gelir. Bu isim, bir İngiliz sigarasının markasıdır ve sömürge dönemlerinden kalma bir kelimedir. Ne kadar ilginç değil mi? “Sizi sömürmeye devam ediyoruz” der gibi.

Ya Anadol sigarasına ne demeli. Anadolu’nun adı bir uyuşturucuya verilmiş ve kimseden çıt çıkmamaktadır. Evet sigara, bir uyuşturucu türüdür ve öksürtür, koku verir, hasta eder v.s. Anadolu kelimesiyle örtüşen bir yanı var mıdır sigaranın? Elbette hayır. Anadolu, dirilten, güzel kokulu ve hayat veren bir coğrafyadır. Yani sigara markası olmayı hak ediyor mu bizim güzel Anadolu’muz?

Ya Vigor’a ne demeli? Vigor, İngilizce’de “güç, kuvvet” anlamına gelir. Bu da bir sigara markası. Sigaranın güçle kuvvetle bir ilgisi var mı Allah aşkına? Çevrenizde sigara kullanan ve sigara kullandıkça güçlenen birine rastladınız mı? Bir tiryaki olarak, sigarasız geçen uzun bir zaman diliminden sonra içilen ilk sigarada dünyayı fethedeceğiniz hissine kapılabilirsiniz. Ama dünyayı fethetmeye başladığınız yerde çıkmanız gereken bir merdiven varsa işiniz bitiktir. Sigaranın size ne yaptığını, merdivenleri tırmanmaya çalışırken anlarsınız. Tırmanmaya çalışmak diyorum, çünkü hakikaten bir tiryakinin yaptığı, merdiven çıkmak değildir, neredeyse güç bela tırmanmaktır.

Hayranım şu sigara şirketlerine. Bu kadar haksız bir davada bu kadar samimi olmak, sıra dışı bir şey. Dindar bir insan, bu kadar samimi ve odaklı olsa, herhalde manevi anlamda büyük aşamalar kat eder. İnsan, kendi alanında bu kadar samimi ve odaklı olsa, adı litaratürlere geçer.

Sigara şirketlerinden öğrenecek ne çok şey var, değil mi?


----------


ARKADAŞLARIMIZ, BİZİ YALNIZ BIRAKMAZLAR (MI?)





“Hayatımda birkaç önemli karar verdim ve hepsinde arkadaşlarımın çoğunu kaybettim” desem ne dersiniz? Şimdi aldığım kararları düşünüyorum ve hepsi de bana bugün bulunduğum yeri sağladı. Evet, belki de aldığım kararların ciddiyetini anlatmakta yetersiz kaldım. Belki de onların anlamayacağı şekilde ifade ettim. Ama ne yapmalıydım?

Çevremdeki insanlara yeterince ifade edemediğim için doğruluğuna yürekten inandığım şeylerden vaz mı geçseydim? Bunu benden kim isteyebilirdi? Kalpten inandığınız ama entelektüel olarak izah edemediğiniz şeyler olmadı mı? Ne yaptınız, inançlarınızı mı terk ettiniz? İnançlarınızı terk ettiyseniz, arkadaşlarınız, onlar için böyle bir şey yaptığınız bile farkında değiller, haberiniz olsun!

Ya bir süre sonra arkadaşlarınız yanınıza gelip “sen doğrusunu yaptın!” derlerse ya da en kötüsü “neden vazgeçtin? Keşke bize uymasaydın!” derlerse ne yapacaksınız?

“Arkadaş nedir?” diye kafa yorarken, aklıma şu ifade geldi: arkadaşlar, bizi olduğumuz gibi severler. Ne eksik ne fazla…” Bu ne anlama gelir: sanırım değişmemizi istemezler. Kötü niyetli değillerdir, ama onların bizi aradıkları saatte, İngilizce kursuna gitmeyi ya da kitap okumayı tercih etmemiz, onların çok istediği bir şey değildir. Bu durumu farkında da değillerdir. Arkadaşlık, aşk gibi bencildir. Paylaşmayı sevmez. Sizi, kendi gelişiminizle paylaşan arkadaşlar, dosttur. Onlar, sizi kendi yolunuzla paylaşırlar. Sizi, kendilerinden ilerde ya da onlardan farklı görmeyi hazmederler.

Arkadaşlarınızı denemeyin. Buna gerek yok. Ama bir değişmeye başlayın, sizi oturup dinleyenler, sizi anlamaya çalışanlar bile bir elin parmağını geçmeyecektir. Bu yüzden her yeni girişim için “arkadaşlarım ne der?” ifadesini hep duyarım. İnsanlar bunu halleriyle ya da dilleriyle söylerler.

Her gün konuştukları, saatlerce “geyik sohbetleri” yaptıkları arkadaşları tarafından yalnız bırakılacaklarından korkan insanlar, değişimden de korkarlar.

Bu açıdan, her değişimde, size sonradan katılan insanların sayısı, eskiden tanıdığınız ve size katılan insanlara oranla daha fazladır. Sizin ve aileniz için yararlı olduğuna inandığınız, etik, yasal hiçbir değişimden korkmayın. Arkadaşlarınızın bir kısmı sonradan size katılacaktır. Katılmayanlarsa kendi tercihlerini kullanmış olur. Onlara da kızmayın. Size arkadaş mı yok!

Kendinizi kandırmayın. Arkadaşlar, iyidir hoştur. Ama hayat yolculuğunun her aşamasında sizinle olmalarını beklemeyin. Bu, onlardan çok şey beklemek olur. Sizi sevdikleri halde, size inanmakta zorluk çekebilirler. Bize inanmadıkları için onlara kızsak ta suçlayamayız. Fakat, onlar için yolunuzdan da dönmeyin.

Hayatta değişim asıldır. Bu değişenler için değil, değişmek istemeyenler için sorun oluşturur. Değişmeye ve öğrenmeye devam derim.

------------------------

AN GELDİ, ATTİLA İLHAN DA GİTTİ






Attila İlhan... büyük şair... Düşünce tarafını da az çok biliyorum. Ama beni asıl vuran çalışmaları, şiirleriydi.

Onun Duvar adlı şiir kitabını okuduktan sonra, şiirle yeniden tanıştım. Attila İlhan, sezai Karakoç gibi şairleri okumak, Neşet Ertaş, Eric Clapton gibi sanatçıları dinlemek, benim hayat boyu yaşadığım entelektüel rahatsızlığımın sebebi olmuştur. Bu insanların eserlerinin tadına -kendimce- vardıktan sonra artık kolay beğenmez oldum. İnsanlar, beni kibirli sandılar. Aslında ben de bir şey yoktu. Asil olan ben değildim. Asil olmadığımı, ama asalatin ne olduğunu bildiğimi anlatamadım. Her şiiri okuyamaz, her şeyi dinleyemez oldum.

Attila İlhan, çok şeyler yaşamış bir şair. Kendi tabiriyle bazı şiirleri "bağıra bağıra ağlayarak" yaşadığı ayrılıklardan sonra yazmış. Attila İlhan, kendi şiirlerini ustalıkla seslendirebilen nadir şairlerden biri de aynı zamanda. Kendi şiirlerini seslendirdiği albümlerini defalarca dinledim.

Şiirleri incelikle işlenmiştir. Divan şiirinin birikimini günümüzle buluşturmuştur. Şiirlerini okurken, "bu kadar az kelimeyle nasıl bu kadar çok şey anlatılabilir" dediğim çok olmuştur. Attila İlhan, olması gerekeni yapar, yani hissettirir. Şair olduğunu söyleyen bir çok insanın anlamadığı da budur; şiirin, bilgilendirme olmadığını, hissettirmek olduğunu bir türlü anlamazlar. Attila İlhan, bunu yapmıştır, çünkü o gerçek bir şairdir.

Şiirlerini okurken, kolayca yazıldığı hissi verebilir. Şiirleri, belki kolayca okunurlar, hissedilirler, ama kolayca yazılamazlar. O kalitede ve tadda şiirler yazmak için Attila İlhan olmak gerekir. Ama Attila İlhan olmak, kolay değildir.

Bana hiç ölmeyecekmiş, her zaman şurada burada yorumlarını insanlarla paylaşacakmış gibi gelen insanlardan biridir Attila İlhan. Ama yaprak dökümü durmuyor. Dünya, baki kalınacak bir yer değil.

Çocukluğumdan sonra bir şeyler gitmeye başladı. Önce yazlık sinemalar gitti. Sonra annem, sonra sevdiğim insanlar birer birer gitmeye, beni bırakmaya başladılar. Şimdi de Attila İlhan. Dolu dolu yaşadı. Dilerim ki, Allah, şairin hatalarını şairliğine verir ve şiirlerindeki insan sevgisinin hürmetine, onu rahmetiyle sarar.

An geldi ve sen de gittin değil mi büyük usta!

------------
www.savassenel.com
-----------Konuyla İlgili diğer yazılar, öneriler: Görmek istediğiniz linkin adını tıklayınız:Attila İlhan Hakkında & Şiirleri
Girişimciler, Neden Şiir Okumalılar?

”Şair Ruhlu” Olabilirsiniz, Ama “Şair Olmak” Başka Bir Şeydir.
Yazarlık Yürümeye Benzer; Herkes Biraz Yürür Ama… (Verdiğim Yazarlık Dersleri Hakkında)
-----------
Konuyla ilgili film-kitap önerileri yapmak-almak ve yorumlarınız için:MSN: savassenel@hotmail.com

savassenel@yahoo.com

OKUMADAN DA YAŞANIR (MI?)




Okumak, insanı geliştirir derler. Aslında, okumak, beslenmeye benzer. Neyle beslendiğiniz elbette çok önemlidir. Hiç beslenmemek, mümkün değil. Kötü beslenme riskinden kaçınmak için de beslenmekten geri kalamayız. Bunu ayrı bir yazı konusu olarak şimdilik kenara bırakalım.

Kitaplar bizi besler mi? Elbette kitaplar bizi besler. Sözel olarak beslendiği kaynaklar varsa, insan bir derece beslenir. Ama ne sözel ne yazılı anlamda kaynaklardan beslenmeyen, okumayan insanlar, zayıf kalırlar. Bu, beslenmediğimiz zaman yaşadığımız bir zayıflığa benzemez. İnsan, beslenmediği zaman bitkin düşer, okumadığı zaman da bitkin düşer. Fakat, okumamaktan doğan bitkinlik bir çok alanda baş gösterir ve insanın bunları farkına varması zordur, dikkat ister.

Okumayan insanın önce kelime haznesi zayıflar. Tekrar tekrar aynı kelimeleri kullanır. Kendisini ifade edemez. Zamanla, bu ifade eksikliği onu rahatsız da etmez. Kendisine göre bir çevresi de varsa, birkaç kelimenin ve beden dilinin yardımıyla derdini anlatır.

Okumayan insanın seçenekleri azalır. Her şeyi yeniden keşfetmesi gerekir. Bundan gurur da duyabilir. Fakat, bayağı bir zaman yitirir. Büyük insanlık birikiminden yararlanmaz. Kendi sınırlı çözümleriyle yaşar. Genellikle de açmazları vardır. Ama bu açmazlar, hükümetle, çevresindeki insanlarla v.s. ilgili görünür. Kendi sınırlı dünyasının bir şeylere yetmediğini göremez. Yemek yemediğimiz zaman yaşadığımız açlığın sebebini hemen anlarız. Ama zihinsel açlıkların ve bundan dolayı ortaya çıkan açmazların, düşünce yoksulluğundan geldiğini fark etmek zordur.

Okumakla okumamak arasındaki fark, hayatta aldığımız sonuçlardır. Ama insan sebepleri “iltibas” eder, yani birbiriyle karıştırır. Sözgelimi çocuklarıyla anlaşamamasının, yeni neslin şımarık olmasından değil de kendi düşünsel yoksulluğundan kaynaklanıyor olabileceğini düşünemez.

Okumayan insanların, bu tavrı bilinçli bir tavırsa, bu tavırları egolarının büyüklüğünü gösterir. Ancak, güçlü bir ego başkalarının birikiminden yararlanmayı reddeder. Ama ne ilginçtir ki, başkalarının fikirlerinden yararlanmayı reddeden bu insanlar, çocuklarının ya da diğer insanların onları ciddiye almalarını bekler. Fakat, sözgelimi babasını başkalarının deneyimlerini dinlerken ya da okurken görmeyen bir çocuk da, babasını dinlemez. Gördüğü ve kopyaladığı şey, yeni fikirlere açık olmak değil, kendine yetmek şeklindeki tavırdır.

Okumayan insanlar, bizi kendilerinde tutarlar. Bu insanlar, kendileri de bilmediklerinden suyun kaynağını bize gösteremezler. Yanlarında biraz su varsa bize verirler. Testilerindeki su, genellikle bayattır ya da tükendiği zaman bile fark etmezler. Bize boş testiyi sunarlar.

Tabiatta boşluğa izin olmadığından, okumayan insanlar, televizyondan, gazetelerden beslenirler. Her şey hakkında bilgileri vardır, ama hiçbir konuyu derinlemesine bilmezler. İşin acı yanı, taşıdıkları bilgi parçacıkları, bir bütünü inşa etmez. Onları da, sizi bir yere götürmez. Onlarla oturup sohbet ettiğinizde, “bir yerden bir yere gittiğinizi” hissetmezsiniz. Bir sonraki sohbetleriniz tekrardan ibarettir. Siz ne yaptığınızı, ne aradığınızı biliyorsanız, onların anlattıklarından işinize yarar şeyler çıkarırsınız. Ama sohbetleri bir içimlik gazoz gibidir. Kapağı açıldı mı içilir, daha sonra içilmez.

İnsanlığın anahtarı, okumaktır demiyorum. Fakat, insan olana okumak çok şey kazandırır diyorum.

-----------------

AMERİKA'DAN İNDİM TÜRKİYE'YE






Amerikalı bir Rock şarkıcısı, ailecek Türkiye’ye yerleşmiş. Bu haberi 21 Ekim 2005 Cuma tarihli Bugün gazetesinde okudum. Bu yazıyı da yabancı bir şehirde Berlin’de yazdım. Bakalım gurbette okuduğum bu haber, bende ne gibi çağrışımlar uyandırmış?

Evini, eşini ve dört çocuğunu alıp Türkiye’ye, Bodrum’a yerleşen bu Amerikalı’nın derdi neymiş biliyor musunuz? Rob Fick adlı bu Amerikalı vatandaş, Türk adetlerini çok sevmiş ve çocuklarını da uyuşturucudan korumak için Türkiye’nin nezih bir ortam sunduğunu düşünüyormuş. Bence de haklı. Evet, aşmak için “tırmaladığımız” bir sürü sorun var. Ama ülkemizde insanlık hala ölmedi. Çocuklar anne ve babalarına saygı duyuyorlar ve onlardan hala korkuyorlar. (Bu arada ben sevdiklerimden korkarım da)

Şimdi, bu insan bir Afrikalı ya da Bulgar vatandaşı da olabilirdi. Yani “vay efendim Amerikalılar bile bizi takdir ediyor” falan diyesim yok. Sadece, uzun zamandır seslendirdiğim bir mesajı yeniden seslendireceğim: başka uygarlıklardan alabileceğimiz şeyler ve onlara verebileceğimiz şeyler var.

Yoksunluk kültürü içinde bizde olmayana odaklanıp aşağılık kompleksi içinde kıvranmaya gerek yok. Başka uygarlıkları bütünüyle ret etmeye de gerek yok. Peki ne yapsak daha iyi olur?

Her yerde olumluya odaklanmak ve onu işlemek gerekir. Türk kültürünün güzelliğine odaklanıp, bunu sabırla işleyerek çok şey yapabiliriz sanıyorum. Yabancı kültürlere karşı da aşağılık kompleksine girmeden, onları inceleyebilir ve hiç de zararlı olmayan yanlarını çalışma konusu yapabiliriz.

Bu açıdan, şahsen yabancılarla sık sık iletişime giren biri olarak, özgüveni olan, kendisine ve ülkesine inanan bir insanın, onları etkileyebileceğini görüyorum.

Bütün mesele, propaganda havasında değil de sohbet havası içinde, telkin vermeye çalışır gibi değil de paylaşma havası içinde konuşmak. Başka kültürlere karşı teslimiyet içinde olmak gerekmiyor, saygılı, anlamaya çalışan bir tutum içinde olmanız yeterlidir. Yalnız, bu tutum, sizde maske olmamalı, gerçekten samimi olmalısınız. Bu hemen olmayabilir, üzülmeyin zamanla bu içtenliği kazanabilirsiniz.

Satış sektöründe bile “yağcılık ve yüzde yüz müşteriye hak vermek” artık işe yaramayan bir yöntem. Kaldı ki bizler, sade ciro yapmaya çalışan satıcılar gibi değil, iki tarafın da kazanması için çalışan satıcılar gibi davranabiliriz.

Buyurun, koca bir dünya bizi bekliyor. Bizden alabilecekleri çok şey var. Peki bunu hal diliyle, tavırla dile getirebilecek güven, birikim ve ağırbaşlılık biz de mevcut mu? İşte soru budur!
-----------


NEDEN TÜRKÇE ÖĞRETMENİ OLMADIĞIMI BANA NİYE SIK SIK SORARLAR?





Zaman zaman neden Türkçe öğretmeni olmadığımı sorarlar. Çünkü Türkçe yani anadilimiz üzerinde çok dururum. Anadiliyle arası iyi olmayan birisinin, yabancı dil öğrenemeyeceğini söylerim. İnsanlar da dayanamaz ve bana neden Türkçe öğretmeni olmadığımı sorarlar.
Benim cevabım şudur: anadilini sevmeyenlere, yabancı bir dili öğretme şansı verilmemelidir. Bu, bence yanlıştır. Kendi dilini sevmeyen ya da en azından kendi diline karşı ilgisiz bir bir öğretmenin yabancı bir dili öğretmesine izin vermemelidir. Eğer öğretmen yabancıysa bile, sözgelimi İngiliz ise, İngilizce’yi seven bir İngiliz’den İngilizce öğrenmeyi tercih ederim. Kendi dilini sevmeyen ya da kendi diline ilgisiz olan bir öğretmenin, işini de sevmediğini ya da işiyle yeterince ilgili olmadığını düşünürüm.

Ayrıca, gerçekten anadili, dolayısıyla hayal gücü, kelime haznesi ve dolayısıyla kavram haznesi zayıf öğrencilere yabancı bir dili öğretmek, gereksiz bir şeydir. Öğrencilerle uygun bir şekilde konuşarak anadilleriyle ilgili çalışmaları da programa alırsanız, onlara yabancı bir dili öğretmeye devam ediniz. Aksi halde, sadece maaş ya da ders ücreti için çalışmaya devam ettiğinizi hissedersiniz. Çünkü başka bir sebebiniz kalmaz.

İngilizce öğreten Türk öğretmenlerin yapmaları gereken ilk şey, öğrencilerinin kendi ana dilleriyle olan bağlarını da kuvvetlendirmeleridir. Kendi dilinde okumayan, dinlemeyen bir öğrenci “felaket” demektir. Kendi sahasında oynayamayan birine deplasmanda futbol oynatmaya çalışır, muhtelif acılar çekersiniz.

Yabancı bir ülkede İngilizce kursu açmak isteyen ve bu konuda benden öneriler rica eden bir grup arkadaşa, kitaplıklarına Rusça eserler de koymalarını önermiştim. Rus çocuklarının, önce Rusça’yla yani anadilleriyle bağlarının kuvvetlendirilmesi gerektiğini söylemiştim. Ayrıca bir üniversitenin hazırlık okulunda çalışırken ders programına Türkçe dersleri konmasını teklif etmiştim. Bazı insanlar, olumsuz tepkiler vermişlerdi. Bir çok kimse de, bu teklifimi mantıklı bulmuştu. Derslerin bir kısmı Türkçe grameri, bir kısmı da okuma dersleri olacaktı. Böyle olunca ne olacaktı?
Anadilinde gramer terimlerini öğrenen bir öğrenciye yabancı dil gramerini anlatmak kolay olacaktı. Bu “tümleçtir” dediğinizde konu netleşecekti. Okuma derslerindeyse, bir metin, sözgelimi bir gazete makalesi okunacak ve öğrencilerin okumaya, tartışmaya alışmaları sağlanacaktı. Kendilerini ifade etme konusunda açılan öğrenciler, yabancı dil derslerinde de daha rahat davranacaklardı. Çünkü sadece yabancı bir dilde değil anadilimizde de hatalar yapabileceğimizi, her şeyi ifade edemeyeceğimizi göreceklerdi.

Bir insana bazı alışkanlıkları kendi anadilinde kazandırabilir, sonra ya da aynı zamanda yabancı dile transfer etmesini sağlayabilirsiniz. Kendi ana dilinde okumaya alışması, konuşma çabasına girmesi daha kolaydır. Gelişen bu alışkanlıkları, sonradan yabancı dil öğrenimine aktarmak mümkündür.

Bugün bazı üniversiteler, hazırlık okullarına Türkçe dersleri de koymuşlar. Bence çok güzel etmişler. Yabancı dil öğreten mektupla öğretim kurumlarının ders paketinde de Türkçe gramer kitaplarına rastlıyoruz. Bu çok güzel bir şey.
Bebekliğinden beri duyduğu ve çocukluğundan beri kullandığı dili tanımayanlara ve o dilin hakkını vermeyenlere, İngilizce öğretmeye niyetim yok. Masaya oturup anadilleriyle ilgili çalışmalar yapmak konusunda anlaşırsak o başka tabi.
-----------

BUGÜN YOLUNUZDA NE KADAR YÜRÜDÜNÜZ?





Başarılı insanların da bizler gibi olduğu ortadadır. Bizim gibi, yerler içerler ve sıradan görünen şeyleri yaparlar. Bütün bunlarla birlikte elbette onların da günü yirmi dört saattir ve başarının anahtarlarından biri işte bu yirmi dört saate karşı takınılan tutumdur. Herkese eşit şekilde verilen yirmi dört saate karşı insanların takındığı tavırdır.

Başarı günlük rutinlerinizde gizlidir. Her şey, yeme içme düzeninde, uyuma düzeninde başlamakta. Eğer hedeflediğiniz şeylere ulaşmak için sabah saat yedide kalkmanız gerekiyorsa, ve siz de bunu beceremiyorsanız, hedeflerinizi gözden geçirmelisiniz. Sabah saat yedide kalkmanızı gerektirmeyen bir hedef seçmelisiniz. Bu denli erken kalkmadan da başarılı olabilirsiniz. Geceleri çalışıp sabahları uyuyabilirsiniz. Buradaki can alıcı nokta hedeflerinizin günlük yaşamınızı düzenlemesi gerektiğidir. Ne kadar yediğiniz, kilonuz, ve ilk bakışta sıradan görünen bir çok şey, hedefinizle yakından ilgilidir.

Öncelikle başarının sizin için ne olduğunu belirleyin. Belirlediğiniz ve başarı olarak tanımladığınız şeyin neleri gerektirdiğini ortaya koyun. Başarı olarak tanımladığınız hedef ne olursa olsun, köklerinin günlük yaşam içinde olduğunu göreceksiniz. Büyük olarak tanımladığınız işlerin en yakın planda şekillendiğini farkına varacaksınız. Yabancı bir dili öğrenmenin sabahları bir saatinizi düzenli olarak bu işe ayırmanızla, ya da bir gün iyi bir konuşmacı olmanızın her gün zaman ayırıp bir şeyleri dinlemenizin yakından ilgili olduğunu göreceksiniz.
Bu açıdan "başarı günlük rutiinizde gizlidir" sözü bir baş ucu ilkesidir.
-----------

ÖĞRETMENLER-EĞİTMENLER, KÖTÜ İNSANLAR MIDIR?





Öğretmenlerin, kötü insanlar olduklarını düşünmüyorum. Kötü insanlar, öğretmenlik yapamazlar. Bu, öğretmenliğin doğasına terstir. Ama her öğretmen, her insan gibi zaman zaman kötü olabilir.

Öğretmen, ne zaman kötü bir insan olur. Öğrencisinin, öğrenmesini engellediği ya da gereksiz yere yavaşlattığı zaman. Size bir örnek vereyim.

Ben İngilizce öğrenmeyi çok seven bir çocuktum. Asıl pay, İngilizce bilen ve bunun getirdiği farkı bizzat gösteren babamın olsa da, elbette öğretmenlerimin de yabancı dil öğrenmeyi sevmem de payı var.

Ama İngilizce öğretmenlerimin hiç biri, bana İngilizce kitaplar okuyabileceğimi, kasetler dinleyebileceğimi söylemedi. Bunun sebebi, belki de diğer öğrencilerin ilgisizliğiydi. Ama ben ilgili bir öğrenciydim ve ders dışında yararlanabileceğim kaynaklar hakkında bilgi almak, benim hakkımdı.

Bir gün, büyük bir kitap mağazasında dolaşırken İngilizce hikaye kitaplarını keşfettim. Bunlar seviyelendirilmiş kitaplardı ve hemen alıp okumaya başladım. Bu okuma sürecinin başlamasıyla, benim İngilizce’ye olan ilgim ve İngilizce bilgim de arttı. Öğretmenlerim, bana bir şeyler öğretmişlerdi. Ama benim algı sistemimi, ki çok açıktı, keşfetmeye ya da görmeye teşebbüs etmedikleri için, bana herhangi bir kitap ya da araç tavsiye etmemişlerdi. Bu da, dil aysberginin görünmeyen kısmıyla benim aramda bağ kurmamaları demekti. Evet, bir şeyler öğretiyorlardı ama asıl kaynağı bana göstermemişlerdi.

Öğrencilerini, kaynaklara bağlamayan, onun algı sistemlerine göre araçlar ve kaynaklar önermeyen öğretmenler, kötülük yaparlar. Kötü insan değillerdir, ama kötülük yapmaktadırlar.

Bu açıdan, bir yetişkin, bir eğitimci ya da İngilizce öğretmeni olarak, insanları kaynaklarla buluşturmaya çalışırım. İnsanların benden bağımsız olarak ta öğrenebilmeleri onların hakkıdır. Bu hakkı onlardan alamayız.

Bugün, her türlü kaynak elimizin altındadır. İnsanlara sağlıklı kaynaklar önermek te eğitimciliğin bir gereğidir. Sizinle öğrenebilen, ama siz yokken öğrenme becerisi olmayan öğrencileriniz olsun ister misiniz?

Ben istemem.
-------------------

İNSANLARI KAYNAKLARA ULAŞTIRMAK O KADAR ZOR MU?





Her yerde, ama her yerde konuşan insanlar var. Bu insanlar anlatıyor, anlatıyorlar ama üzerinde durdukları konuyla ilgili bir kitap, bir film ya da başka bir kaynak önermiyorlar. Problem nedir?

Tamam, bazı konularda kaynak verilmez. Mesleki sırlar olabilir. Ama neden öğretmenler, sözgelimi kitaplar, dergiler önermezler? Bir insan sevdiği bir konu hakkında saatlerce konuşur da, neden o konu hakkında herhangi bir kaynak tavsiye etmez?

Bırakalım karşımızdaki insan kendisi bulsun, kendisi anlasın biraz. Hiçbir şeyi olduğu gibi yansıtamayız zaten. İnsanlar bizim anlattığımızla yetinmesinler, gitsinler kaynaklardan öğrensinler. Belki de konunun benim ilgimi çeken tarafı onun ilgisini çekmiyor, belki benim anlatmayı unuttuğum bir şey, ona daha ilginç gelecek. Bu, sizin kontrolünüzde olan bir şey değildir. Bir konunun ne tarafları size yakın gelirse onlardan söz edersiniz. Elimde menü varken, ben neden ona menüyü vermek yerine sadece hoşuma giden yemeklerin adlarını sayıyorum.

Tabi akl-ı evvel bazı insanlar, buna tembellik diyecekler. Tembel olmadığımı ispatlamak için anons hoparlörü mü olayım? Öğrencilerim geliyor, bana soru soruyorlar. Onları daha iyi bilen birine götürüyorum, ya da bir kaynak öneriyorum. Otursun saatlerce inceleyebilsin, bana yeni sorularla gelebilsin diye. Bir insana kaynak önermek aslında başınıza iş açmaktır. Okuyan, araştıran birisi, size daha çok soruyla gelecektir. Bakalım o soruları cevaplamak ya da cevapların olduğu kaynakları bulmak o kadar kolay olacak mı?

Eğitimciler, verecek bir mesajı olan ağabeylerim ablalarım, saatlerce konuşmanıza gerek yok. O vaizlerin, hatiplerin işi. Her soruya bir kitapla, bir CD, bir kaset ya da bir web adresiyle karşılık verebilirsiniz. Yormayın kendinizi deli gibi, insanları kaynağa ulaştırın.

Ama insanları kaynaklara ulaştırmanın da incelikleri var. Önce konu hakkında kısaca bilgi verebiliriz. İnsanları yönlendirmek, kaynakları nasıl kullanacaklarını anlatmak gerekir. Ama bir kitaptan, dergiden ya da başka bir araçtan öğrenebilecekleri şeyleri insanlara saatlerce anlatmayın. Yazık zamanınıza. Ciddi olarak soruyorlarsa, nasılsa gidip kaynağı incelerler. Ciddi değillerse boş verin gitsin. Sadece üç beş dakikalık bir sohbet için sizi kullanıyorlar demektir.

Bana insanlar sık sık nasıl İngilizce öğrenilebileceklerini sorarlar. Aslında bu, refleks bir tavırdır. Bir İngilizce öğretmeniyle tanışan kişiler, refleks olarak, düşünmeden ve aslında cevabıyla da pek ilgilenmekleri halde bu nasıl İngilizce öğrenebileceklerini soruverirler. Fakat ben, daha çok kartımı veririm. Başka zaman beni aramasını söylerim. Geri dönen elbette azdır. Ayaküstü verdiğim bilgi, zaten hora geçmeyecektir. Hem bilginin manevi değeri düşer, hem ben kendimi boşa yormuş olurum.

Bana sözgelimi ticari projemle (elektronik ticaret) ilgili soru sorarlar. Hemen bir site adresi veririm. Konuyla ciddi olarak ilgileniyorlarsa, randevu alırım. Randevu vermeyi ya da verdiğim bir kitabı ya da dokumanı incelemeyi reddediyorlarsa, hiç kendimi yormam. Konuyu değiştiririm. Her şeyi manav tezgahındaki meyveler gibi “mıncıklayıp” bırakmaya alışmış olan populist insanlarla zaman kaybetmeye gerek yok diye düşünürüm.

İlgilendiğiniz hiçbir şeyi, ayak üstü sohbetlerin konusu yapmayın. Karşınızdaki insanların ciddiyetine inanmadan, bilgi vermeyin. Bilgi kutsaldır ve ciddiyetle talep edenlere verilir.
-----------

İNSANLARI BİR KONUDA KATILIMA DAVET ETMEK AYIP MIDIR?




İnsanlardan bir şeyler istemek ayıp mıdır? Bu ne istediğinize ve nasıl istediğinize bağlı. Fakat insanlardan yardım istemek, onlardan bir şeyler rica etmek elbette doğal.

İnsanların bir konuda katılımı talep etmek, benim için de zordu. Sözgelimi, hayır işleri için ya da ortaklığa dayanan bir proje için onların kapısını çalmak, zaman zaman zor gelebiliyordu. Ama bu duyguyu zaman içinde yenmeye çalıştım ve artık o kadar zorlanmıyorum.

Öncelikle kendime inanmayı öğrendim. Benim içinde olduğum bir proje önemliydi ve başka insanlara anlatmaya da değerdi. Başka insanlara anlatmaya değer görmediğim bir projede benim de yer almamam gerekirdi.

Bazen insanların kaprislerinden çekiniriz ve onlardan projelerimiz konusunda katılım talep edemeyiz. Aslında bir insandan, bir konuda katılım beklerken, onun esiri olmayı da vaad etmiyoruz. Sözgelimi, evlenme teklifi, elbette “kölenizim” anlamına gelmez. Bu açıdan, insanlara bir proje götürürken onlar için de yararlı olduğuna inanarak gidiyoruz. Kayıtsız şartsız onların söyleyeceklerini yapmak için gitmiyoruz. Dolayısıyla ortak bir anlaşma noktası bulmamak ta mümkün ve doğaldır.

İçinde olduğunuz ve yararlı olduğuna inandığınız her projeyi insanlara götürün derim. Özellikle de bir şeylerden şikayet eden, negatif enerji sızdıran insanlara gidin. Ya size katılacaklar ya da artık sizin yanınızda şikayet etmeyeceklerdir.

Gençlerin gittikçe kötüye gittiğini söyleyen insanlara, istedikleri gibi gençler yetiştirmek için burs vermelerini, okul yapımlarına katkıda bulunmalarını teklif edin. Bakalım ne yapacaklar? Korkmayın, onlar düşünsün. Sabah akşam şikayet ettikleri konularda bakalım samimiyetle harekete geçecekler mi? Sadece “mızıldanmayı” mı yoksa gerçekten çözümün bir parçası olmayı mı seçecekler?

Zaman zaman dostlarımızı yitirmekten korktuğumuz için onlardan katılım istemeyiz. Aslında size katılmasalar da yine dost olarak kalabilirsiniz. Ama dostluğunuzu da sorgulamaya başlarsınız. Dostum dediğiniz bir insan, sizin inandığınız bir projeye destek vermiyorsa, ister istemez oturup düşünürsünüz.

Bazen da egolarımız ağır basar. İnsanlardan bir şeyler istemek, onların bazen gerçekten “saçma sapan” olan tepkilerine göğüs germek ağır gelir. İşte burada projenize olan inanç devreye girer. Projeniz gerçekten insanlık için hayırlıysa, dostlarınızı kaybetmekten korkmayın, egonuzu cebinize koyun. Yararlı ve güzel bir projede içindeyseniz, yeni dostlar sizi bulacaktır.

İnsanlardan isteyin. Dünya daha güzel bir yer olacaksa, bu sadece bizim sayemizde olmayacak. Sözgelimi uyuşturucuya karşı ve etkili bir projenin içindesiniz, bu projeyi herkese götürün. Herkesin sevdikleri, akrabaları ya da çocukları tehdit altında değil mi? Bu onların da sorunu değil mi? Neden onlar da bu projeye katılmasınlar? Onların çözümün bir parçası olmama lüksü var mı?


Ben insanlardan katılım talep ediyorum. Katılımda bulunmazlarsa başka insanlara gidiyorum. Bir başkasına, bir başkasına daha.

Ya benimle birlikte yürüyorlar ya da artık yanımda şikayet etmiyorlar. Size önerdiği ciddi bir çözümü reddettiğiniz birinin yanında, şikayet eder misiniz?

Benimle birlikte yürümeleri ya da en azından yanımda negatif şeyler konuşmamaları da iyi şeyler. İkisi de güzel. Siz ne dersiniz?
-------------------


RAHATLIK BÖLGESİ NEDİR?





Rahatlık bölgesi kavramını çok sık duyuyoruz. Bu kavramı duyduğumuzda belki aklımıza gerçekten rahat bir bölge geliyor. Her insanın içinde olmak isteyeceği bu bölgede, yine her insanın hoşlanabileceği bir rahatlık olduğunu düşünebiliriz. Fakat rahatlık bölgesinin anlamı bu değildir. Rahatlık bölgelerimiz, mutlak anlamda rahat olmayabilir.

Rahatlık bölgesi, insanın iyi tanıdığı, riskleri önceden görebildiği ve zamanla bu risklere yeterince hazırlanmayı öğrendiği alan olarak tanımlanabilir. Sözgelimi cezaevi bile bir insan için rahatlık bölgesi olabilir.

Yazın dışarda barınabilen bazı insanlar, kışın sığınacak yerleri olmadığı için suç işler ve hapishaneye girerek kışı orada geçirirler. Çünkü cezaevi ortamı, onların tanıdığı, bildiği bir ortamdır. Halbuki, cezaevleri bir çok insan için itici ve rahatsız yerlerdir.

Kocasından sürekli dayak yediği halde, evliliğini bırakmayan insanların rahatlık bölgeleri evleridir. Çünkü dışarıdaki dünyayı tanımamaktadırlar ve nelerle karşılaşacaklarını bilmemektedirler. Dışarda karşılaşacakları şeyleri bilseler de, yaşamaları gereken değişimi ve gerekli hazırlıkları yapabilecek destekten ya da iç dirençten yoksundurlar. Her gün dayak yedikleri bir ev, onların rahatlık bölgesi olur.
İşlerindeki stresten dolayı sıkıntı çeken ve belki de sigara ya da içki tüketerek rahatlayan bir çok insanın da rahatlık bölgeleri, işleridir. Çünkü ne yaşayacaklarını bilmekte, yanlış yöntemlerle de olsa sorunlarıyla bir şekilde başa çıkabilmektedirler. Halbuki, yeni bir teşebbüs onlara bilinmeyenlerle dolu bir macera gibi gelir.
Zeki bir insan, kendisi gibi zeki ve kapasiteli olmayan insanları çevresine toplar. Onların ne yapacaklarını ve değişik olaylarda nasıl tepkiler vereceklerini bilirler. Bu emniyetli bir alandır, zeki insanların rahatlık bölgeleridir. Kapasitelerini geliştiremez, değişemezler ama acıtmayan, emniyetli bir hayat sürerler. Kendileri kadar ya da daha zeki insanlarla tanışmak, zorlayıcı bir süreçtir. Bilinmeyenlerle doludur. Zeki ya da bir şekilde kapasiteli ya da yetenekli bu insanlar bir çok insanın zaman geçirmek istemeyeceği, zayıf ve kapasitesiz insanlardan bir rahatlık bölgesi oluştururlar.
Bu insanlar, sürekli şikayet etseler de kendi rahatsız “rahatlık bölgelerinde” yaşamaya devam ederler. Bu tuzağın farkında da değillerdir.
Eğitimcilik hayatım boyunca çeşitli rahatlık bölgeleriyle karşılaştım. Bunlar, aslında rahatsız bölgelerdi. Fakat, bu bölgelerde yaşayan insanlar, bölgelerine ve hayatlarına alışmış, bu tuzağı görmüyorlardı.
Rahatlık bölgesi gerçekten rahat bir bölge de olabilir. Sizi acıtmayan, kırmayan ve huzurlu bir yer de olabilir. Fakat, bu bölge bir yandan, sizin daha iyiyi aramanıza engel de olabilir.
Bir düşünün bakalım sizin de gerçekten rahat ya da aslında “rahatsız” ama alıştığınız için sineye çektiğiniz rahatlık bölgeleriniz var mı?
-------------------


REKLAMCILAR SİZCE DE BİRAZ ABARTMIYORLAR MI?




Reklam dünyası aldı başını gidiyor. Eğitimcilerin bile bazen öğrencilerle öğretilen konu arasında kurmayı ihmal ettikleri duygusal bağı, reklamcılar tüketiciyle ürün/ hizmet arasında ustalıkla kuruyorlar. İnsanlarla ürün ya da hizmet arasında duygusal bağ kurmanın sihrini ustalıkla kullanıyorlar.

Reklamını yaptıkları bankayı ailemiz gibi, tanıttıkları içeceği hayat iksirimiz gibi gösteriyorlar. Reklamlar duygu sağnağına dönüşmeye başladı. Bazen göz yaşlarımı zor tutuyorum desem yeridir.(!) Değişik stratejiler takip ediliyor. Duruma göre aile tanımını anne-baba ve çocuklar ya da anne-baba, çocuklar, nine-dede olarak yapılıyorlar. Ramazan ayındaki reklamlarda ailede yaşlılar da yer alıyor, banka reklamlarında nine ve dedeye yer yok. Bu örnekler çoğaltılabilir.
Hele bazı sloganlar iyice duygusallaşıyor. Sözgelimi araba kiralama şirketlerinden biri “size bir arabadan fazlasını kiralıyoruz” diyordu. Sonra o şirketten kiraladığımız arabaya baktım. Bir arabada benzerleri olan arabalardan daha fazla hiç bir şey yoktu. İyi bir arabaydı ama arabaydı işte. Arabadaki kalite de zaten kiralama şirketinin değil, arabayı üreten firmanın marifetiydi. Araba kiralama şirketi, herkese de aynı kalitede araba vermiyordu. Az para öderseniz, daha az kaliteli bir araba kiralıyordu size. Üstelik verilen her hizmetin parası da fazla fazla alınıyordu. Sözgelimi, depoyu şirketin benzin istasyonundan doldurursanız, aynı benzine daha fazla para ödüyordunuz.

İstanbul’da bir belediye otobüsünde de şu yazıyı gördüm: “Bu arabada güvendesiniz, çünkü sigortalısınız!” “Bu kadar da olmaz” dedim. Allah’ın işine de karışmaya başladılar. Benim bildiğim muhtemel kazalardan doğacak mali sorunları karşılamak için sigorta yaptırılır. Yani sigortanız sizi kaza yapmaktan korumaz. Sigortalı arabadaki sürücü daha dikkatli mi oluyor? Kazalara karşı efsunlanıyor mu? Diğer taşıtların sürücüleri, sigortalı bir arabaya karşı daha mı dikkatli davranıyor anlamadım. İşte sınırı aşan bir reklam sloganı. Sigorta şirketinin ecelle anlaşması mı var ki ben onun sigorta yaptığı bir otobüste, sözgelimi şoför yanlış bir sollama yapsa bile kaza yaşamıyorum?

İnsanların hizmet ve ürünle duygusal bağ kurmaları için çalışmak mantıklı. Ben de reklamcı olsam, bunu yaparım. İyi bir ürünün sadece teknik özelliklerini anlatmam. Ürünün teknik özelliklerini anlatan reklamlarda bile duygusal bağ gizlice kurulur. Sözgelimi çamaşır makinelerini kireçten koruduğu iddia edilen bir ürün var. Onun reklamında yakışıklı aktörler değil, gerçekten tamirci olan bu hissi veren kişiler rol alıyor. Her gün gördüğümüz tipleri reklamlarda görmek bizi etkiliyor. Adam gerçekten tamirci ya da bu izlenimi veriyor çünkü.

Fakat, abartmak, bir ürünü kullanmayı hayati bir konu haline getirmek çok garip. Sonuçta, o ürünü kullanmak bana daha çok zaman ve para getirmeyecek. Büyük cirolardan ya da olanaklardan bana somut bir getiri sağlamayacak. Bana bunları sağlıyorsa elbette üzerinde düşünür ve gerekirse duygulanırım.

Konu gıda, su, temizlik maddeleri ya da bunun gibi bedenle doğrudan ilişkili şeylerse, gerçekten reklamlar da hassas olabilir. Ne idüğü belirsiz deterjanlardan zehirlenip ölen insanlar var. Ama bir bankayı benim ruh eşim yapmaya çalışan ya da “bizden sigorta yaptırırsanız Tanrı sizi korur” gibi mesajları ima eden reklamlar bana itici geliyor.
Siz ne dersiniz?
-------------------

www.suskunadam.blogspot.com

------------------
Yorumlarınız için:
savassenel@yahoo.com
MSN: savassenel@hotmail.com

SİZİ ALLAH’A EMANET EDİYORUM, ÇÜNKÜ KENDİNİZE İYİ BAKAMAYACAK KADAR MEŞGULSÜNÜZ




Son zamanlarda, yabancı filmlerin etkisiyle Türkçemize giren pek çok deyim var. Bunların bir kısmı bizim kültürümüze uymaktadır. Ama bazıları dilimizde ve kültürümüzde yama gibi dururlar. Çünkü dil ve kültür iç içedir ve her söz kendi kültürünü de taşır.

Dikkatimi çeken ve “yabancı” kokan tabirlerden biri de “kendine iyi bak” tabiridir. Yabancı kokan ve sevdiğim şeyler de var. Ama “kendine iyi bak” tabiri, bence yalnız ve Tanrıdan uzak medeniyetlerde, insanı yine insana emanet etme ifadesidir. Bu da beni rahatsız ediyor.

Modern zamanlarda, gelişen teknoloji ve olanaklarla birlikte, bazen insanlar, kendilerini güçlü hissetmekte ve belki de Tanrıya olan ihtiyaçlarının zayıfladığını düşünmektedirler. Diz üstü bilgisayarlarının, cep telefonlarının ve kredi kartlarının onları yeterince güçlendirdiğini sanan insanlar, aslında bir yandan zayıf düştüklerini görmüyorlar.

“Kendine iyi bak” ifadesini kullanan insanlar, Ali Çolak’ın ifade ettiği gibi “senden başka güvenecek kimsen yok ha!” demektedirler.

Acaba gerçekten öyle mi? Gerçekten çağımız insanını kendisine emanet edebilir miyiz? Onun kendisine iyi bakabileceğini düşünebilir miyiz? Bir bakalım.
Günde on iki saat çalışan ve bu kargaşa içinde ne yediğine ne içtiğine dikkat edemeyen, başarmak için önce sağlığını gözden çıkaran bir insanı kendisine emanet edebilir miyiz?
Yoğun iş hayatı içinde hayatını, şirketinin ya da organizasyonunun hedeflerine adamış, işsizlik korkusuyla, ki haklı bir korkudur, önce kendi özel hayatından taviz veren bir insanı kendisine emanet edebilir miyiz?

Zihnini esir almaya çalışan sağnak reklam yağmurları altında yaşayan, her gün televizyon, internet, radyo marifetiyle zihni darmadağın edilen, çocuğunu otoparkta ya da markette unutan çağımız insanı, kendisine bakabilir mi?

Sabah e-mail kutusunu açıp gelen mailleri okumaya başladığında önceliklerini unutan, televizyon başında ailesiyle görünen ama aslında ekranda kaybolan, aşk edebiyatı yaparken, eşine olan saygısını ve eşinin ona olan saygısını yitiren bir insana kendisini emanet olarak bırakabilir miyiz?

Yoğun koşuşturma içinde evlilik yıldönümünü ya da sevdiklerinin yaş günlerini unutan birisi, kendisini de unutmaz mı?
Zihni bu kadar dağınık, yaptığı seçimleri ve sonuçları arasındaki ilişkiyi çoğu zaman farkında olmayan modern insanı emanet edeceğiniz en son kişi kendisidir.
Ben sizi Allah’a emanet ediyorum. Bana ve size en iyi O bakar. Emanetlere en sadık O’dur. Siz de beni Allah’a emanet edin. Ben de, sizler de, kendimize bakamayacak kadar meşgul ve dağınık zihinlere sahibiz.
Kendinize iyi bakın ama yine de Allah’a emanet olun.

----------------

(Not: Okur dostlarım "kendine iyi bak" sözü yerine kullanılabilecek değişik alternatifler istiyorlar. Sizlere bir alternatif vereyim hemen: "Sağlıcakla kal(ın)" Bu ifade, "kendine iyi bak ifadesine iyi bir alternatif olabilir diye düşünüyorum.)
-------------------
www.suskunadam.blogspot.com

----------------
Yorumlarınız için:
savassenel@yahoo.com

MSN:
savassenel@hotmail.com

NE YAZIK Kİ HER YERE GİDEMİYORUM, FAZLA TELEVİZYON SEYREDEMİYORUM





Bazen arkadaşlarım güzel organizasyonlardan ve çalışmalardan söz ediyorlar. Bilgi almak istediğimde beni bir arkadaşlarıyla tanıştırmak ya da o konuda uzman birinin konuşmasını dinlemeye davet ediyorlar. Bu, aslında mantıklı bir tavır. Bununla birlikte, ilgi duyduğum, hakkında bilgi sahibi olmak istediğim her organizasyonu ziyaret etmem mümkün değil.

Bir dostum beni bir organizasyonu tanımaya davet ettiğinde, önce bana ön bilgi verebilecek dokumanları incelemeyi tercih ediyorum. Çünkü davet edilen her yere gitmeniz halinde öncelikleriniz kayboluyor. Halbuki, biraz ön bilgi alabilsem, belki o organizasyonu ziyaret etmek için sebeplerim olacak hem de hazır gidebileceğim. Ziyaretim, daha verimli ve anlamlı olacak. Fakat bazen yeterli dokuman ya da kitapları olmayan, sadece söze dayalı olarak tanıtılan organizasyonlarla muhatap oluyorum.

Bir organizasyon için, araçların önemi çok büyüktür. Organizasyon hakkında kısaca ya da ayrıntılı bilgi veren, ihtiyaca göre kişilere sunulabilen araçlar, çok büyük önem taşır.

Sözel tavsiyeyle aritmetik büyüyen (1, 2, 3, 4…) organizasyonların aksine, kitap, kaset, CD v.s gibi araçları kullanan organizasyonlar (2, 4, 6, 8…) geometrik büyür. Neden? Bu çok uzun bir konudur. Ama birkaç ipucu vereyim:

Diyelim ki ben, konuya inanıyorum ama yeterince bilgim yok ya da konuşmayı fazla beceremiyorum. Muhatabım olan insana organizasyonumla ya da konumla ilgili olarak bir kaset ya da başka bir dokuman verebilir, onun konuyu incelemesini sağlayabilirim.

Muhatabım olan kişi, belki beni dinlemek istemiyordur, zamanı da olmayabilir. Ama verdiğim bir dokumanı evinde ya da uygun bir ortamda inceleyebilir. Ben olmadan da öğrenebilir.

Bir günde kaç insanla konuşabiliriz? Fazla değil. Çünkü hepimiz çalışıyoruz. Halbuki insanlara kasetlerle, kitaplarla ulaşabiliriz. Bir gün içinde bir çok insana kasetler ya da kitaplar tavsiye edebiliriz. Ama bir araya gelebileceğimiz insan sayısı o kadar fazla değildir.

Sözgelimi, benden oy isteyen arkadaşlar oluyor. Parti programlarını soruyorum. Vaat ettikleri şeyleri nasıl sağlayacaklarını, düşünsel yol haritalarını okumak, incelemek istediğimi söylüyorum. Cevap olarak liderlerinin her gün televizyonda konuştuğunu dinleyebileceğimi söylüyorlar. Bir de beni suçluyorlar. Ne kadar garip bir tepki! Ben televizyon seyretmek zorunda değilim. O saatte televizyon karşısında olmak zorunda değilim. Çünkü davet edilen benim. Sonra televizyonu nasıl önereyim, nasıl kaynak olarak göstereyim? Evimde programların kayıtları yok ve zaman ayırabileceğim bir şey de değil. Diyelim ki ben o partiye inandım ve tanıtmak istiyorum, insanları televizyon başına, mitinglere mi davet edeyim? Biz insanları televizyon başına çekersek bugün parti liderini yarın maçları, öbür gün çarkıfeleği seyretmeye başlarlar. Sonra, nereden bulacağız okuyan, düşünen aktif insanları?

Herkesin anlamlı bir şekilde susup, insanları dinlediği ve onların ihtiyaçlarına göre kaynaklar önerdiği bir dünya düşlüyorum. Organizasyonların böyle büyüyeceğine inanıyorum.

İşte size bazı ip uçları verdim. Siz üzerinde düşünün.
-----------

DOĞRUDAN SATIŞ ŞİRKETLERİ NEDEN BAŞARILI OLUYOR?




Yabancı şirketlerden öğrenecek çok şey var. Bütün dünyada yer kendine yer bulmak, çok da kolay bir şey değil. Özellikle başarılı şirketlerin çalışmalarını inceleyip, onlardan bir şeyler öğrenebiliriz.

Ülkemizde biraz para kazanmaya başlayınca araştırma-geliştirme çalışmalarını iyice rafa kaldıran, insan ilişkileriyle ya da iş dünyasıyla ilgili olarak okumayı lüks olarak algılayan bir çok iş adamı ve iş kadını var. Bu, ilgisizlik onlara para ve zaman kaybettiriyor, fakat bunu farkına varmaları da zaman alıyor.

Halbuki etrafımıza biraz bakmak, bize zaman kazandırabilir.

Son zamanlarda yükselen bir dalga olan katlı pazarlamanın/ doğrudan satışın nasıl bu başarıya ulaştığı konusunda, bir tüketici ve iş adamı olarak biraz yakalayabildiğim ip uçlarını sizinle paylaşayım. Bu sektörün en eski ismi olan Amway şirketinden size örnekler vermek isterim:

Bu şirket, tüketiciye de pastadan pay veriyor. Daha önce toptancı ve perakendeciye sunulan pastayı tüketiciye sunmaktadır. Bu da herkesin tavsiye ticaretiyle biraz olsun ya da üst sınırı olmayan bir şekilde para kazanmasına imkan veriyor. İnsanların zaten yaptığı bir şey olan tüketimi, sadece tavsiye konusunu dahil ederek para ve zaman kazanma imkanına dönüştürüyor. Sistem kötüye kullanıma kapalı olduğu için, klasik ticarette başarılı olmayacak ama girişimci ruh taşıyan insanlar da, usta ticaret insanları da bu işi yapabiliyor.

Ürünler, kaliteli. Güvenlik duygusu içinde tavsiye edilebiliyor. Son kullanıcı ya da üyeler, ürünü koşulsuz geri iade edebiliyor. Bu, şirketin hem ürünlerine hem de üye ve müşterilerine olan güveninin işareti. Yüzde yüz tatmin garantisi, kurum ve üyeleri ve müşterileri arasında saygın bir ilişkinin çekirdeği.

Amway girişimcileri, son kullanıcının ayağına gidiyorlar. Kapıdan satış yapanların aksine saygıyla karşılanıyorlar. Çünkü Network21 gibi motivasyon ve etik eğitimi veren okullar, girişimcilere, dürüst olmak, randevu alarak gitmek, müşterinin işine yaramayacak bir şeyi önermemek gibi ilkeleri veriyor. Bu eğitim de, bir tarafın kazanıp uzaklaştığı bir alışveriş değil, iki tarafın da kazandığı uzun soluklu bir ilişkiyi meydana getiriyor. Bu ilişkiler, zaman içinde dostluğa ve takım çalışmasına dönüşebiliyor.

Amway, bir yandan kaliteli ürünleri olan diğer şirketlerin de ürünlerini dağıtıyor. Başka şirketlerin de kazanmasına imkan tanıyor. Dolayısıyla kalite öne çıkıyor, kaliteli şirketlerle Amway arasında negatif bir rekabetin olması engelleniyor.

Şirketin, girişimci distribütörlerine sağladığı başka bir avantaj da zaman kazandırması. Organizasyonları büyüdükçe, telif ücretleri almaya başlayan girişimciler, kendilerine, ailelerine ve sevdikleri konulara daha çok zaman ayırabiliyorlar. Bu imkan, aynı miktarda ya da daha çok para kazandırsa da başka sektörlerde yok. Parasal sorunu olmayan ama ailelerine ve kendilerine zaman ayıramayan iş adamları ve iş kadınları da zaman "kazandıran" bu işi bunu çekici buluyor.

Amway girişimcileri, son kullanıcılara kaliteli bir hizmet verdikleri ve diğer girişimcilere de para ve zaman kazanma konusunda yardımcı oldukları için, takdir topluyorlar. Klasik piyasada çok rastlanan kıskançlıklar bu sektörde fazla yer etmiyor.

Network21 gibi eğitim sistemleri, esnaf/ meslek loncaları işlevi görerek girişimcileri eğitiyor. Kıskançlık, başkasının işine karışmak v.s. gibi bir ölçüde doğal olan duygular inkar edilmeden, bu duygular takım çalışması, yardımlaşma, takdir etme gibi pozitif alanlara kanalize ediliyor.

Amway işiyle ilgilenen insanları gözlemlediğinizde, paradan çok, hayalleri için çalıştıklarını görmek mümkün. Çünkü, Amway iş fırsatı herkese açık olmakla birlikte, bu işe ilgi gösteren insanların bazı ortak özellikleri var: Bu insanlar, paranın her zaman daha çok zaman ve özgürlük getirmediğini düşünüyorlar. Zamanlarını ve sağlıklarını alan ve karşılığında para sağlayan işleri yapmak istemiyorlar ve takım çalışmasının, eğitimin, paylaşımın ve para yanında, bir anlamda özgürlük sağlayan bu işe ilgi duyuyorlar.


Erkeklerin dünyasında çalışmak istemeyen bayanlar da, sadece bayanlarla muhatap olabilme özgürlüğünden dolayı bu işi cazip buluyorlar.

İş adamları ve kadınları, Amway iş fırsatına katılmasalar da kaliteli ürünleri kullanabilirler. Fakat her şekilde bu sistemi kesinlikle incelemeleri gerektiğini düşünüyorum.
-----------

www.suskunadam.blogspot.com


-----------
Yorumlarınız için:
savassenel@yahoo.com
MSN: savassenel@hotmail.com

MADEM Kİ İNSANIM ZULMETMELİYİM (Mİ?)





Kendi gerçekliğimi kurmak ve kendi gerçekliğimde yaşamak için bazı şeylerden kaçarım. Bunlardan biri de haberleri seyretmemek ya da dinlememektir. İlgilendiğim konularda okur, kötü haberleri duymaktan kaçınırım. Çünkü olup bitenleri derinden hissederim. Bu bana ağır gelir.

Bana en itici gelen haberler ve görüntüler, insanın insana fiziksel ya da psikolojik olarak eziyet etmesidir. Yaratıcıya karşı her zaman saygılı olmaya çalışır ve her şeyin bir hikmeti olduğunu düşünürüm.

Bununla birlikte dimağımı ve kalbimi zorlayan şeyler olur. Bunlardan biri de zayıflara, özellikle çocuklara eziyet edilmesidir. Kendisinden başka kimseye zarar vermeyen, kendisine kötülük eden insanlar için hayır dua edebilir ve daha iyi olmasını dileyebilirim. Ama çocuklara kötü davranan insanlara hayır dua etmek içimden gelmez.

Çocuklara ve kendisinden zayıf bir yaratılmışa karşı zalimce davranmak, bana “iğrenç” gelir. Bir çocuk, eziyeti hak edecek ne yapabilir? Çocuklara eziyet eden biri zihinsel olarak hasta değilse cezaevine gönderilmeyi hak eder.

Malatya'da ortaya çıkan ve benim görüntülerini seyretmekten kaçınmayı başardığım olaylar bizi üzdü. Fakat çocuklara yapılan zulme her yerde rastlayabiliriz. Çocuklarını dinlemeyen anne babalar, gereksiz yere cezalandıran yetişkinler, iddia bültenleri okumak için saatler harcayan, ama çocuğuyla ilgili tek bir satır okumayan “vurdumduymaz” insanlar her yerde.

Kendilerinden güçlü birisinin yanında el pençe divan duran, ama zayıfları ve çocukları ezen, hırpalayan bu sefil insanlar her yerde. Onlardan uzak duruyorum. Kalbim parçalanıyor. Onlara ulaşamıyorum da. O kadar farklı bir düzlemde yaşıyorlar ve o kadar farklı bir dil kullanıyorlar ki.

Bu insanların çocuklarına da ulaşmak mümkün olmuyor. Sevgi dili bilmeyen bu çocuklara, artık sevgi de sökmüyor. Tedavi edilmeleri, dönüşmeleri, uzun ve acılı bir çaba gerektiriyor. Gerekli gereksiz tokat yiyen ve azarlanan bu çocuklara sevgi dilini de öğretmek zaman alıyor. Cezaevleri, ıslahevleri onlarla dolu.

Küçücük bedenleri ve hayat dolu gözleri, çaresizlikle doluyor. Yetişkinleri bile çökerten yalnızlık ve çaresizlik duygusunun, küçük bir çocuğa neler yapabileceğini düşünmek bile istemiyorum.

Bir gençle ya da bir çocukla iletişim içine girdiğim zaman, genç ve kırılgan bir beden ve kalple karşı karşıya olduğu düşünür ve dikkatli konuşurum. Çünkü özellikle çocukların ve gençlerin çok kırılgan bir kalpleri vardır.

Peki, ben ya da duyarlı bütün eğitimciler böyle yaparken neden bazı insanlar bunun tersini yaparlar? Acaba zayıf ezmek, yetişkin olmanın gereği de biz mi bilmiyoruz?

Ne diyeyim? “Yaşasın zalimler için cehennem” diyorum. Başka bir şey demiyorum.
-----------

www.suskunadam.blogspot.com


-----------
Yorumlarınız için:
savassenel@yahoo.com
MSN: savassenel@hotmail.com

NEYDİM, NE OLMAYA ÇALIŞIYORUM?




Bir ara çok sosyal bir insan olduğumu düşünüyordum. İnsanlar belki beni seviyorlardı. Fakat tavsiye ettiğim şeyleri yapmadıklarını görünce, aslında uzun soluklu bir aldanmanın içinde olduğumu fark ettim. İnsanlar beni seviyordu ama neden benim önerilerime kulak asmıyorlardı?

Beni hoş sohbet biri olarak görüyorlardı. Fakat önerilerime değer vermiyorlardı, yani ben onlar için patlamış mısır yemek ya da televizyon seyretmek gibi bir etkinliğin merkeziydim. Sevilmekle, güvenilmenin farklı olduğunu anladım.

Bu durumda önce kendimi sorguladım. Kendimce bazı sonuçlara vardım. Bunları sizinle de paylaşmak istiyorum.


En önemlisi, çok önemli şeyleri sık sık ve sorulmadan söylediğimi anladım. Gereğinden fazla konuşuyordum. Verdiğim bilgi değersizleşiyordu. Sonra el altındaydım, insanlar, görüşmek istedikleri zaman onları geri çevirmediğim için beni fazla meşgul olmayan biri sanıyorlardı. Gerçekten de kendi zamanımı düşüncesizce harcadığımı fark ettim. Aileme, sevdiklerime, inançlarıma ya da kendime ayırmam gereken zamanı başka insanlar için verimsiz bir şekilde harcıyordum. İnsanın doğası buydu, onlara kolayca zaman ayıran birini ciddiye almıyorlar, alamıyorlardı.

Sonra başka bir beklenti fark ettim. İnsanlar, anlattığım her şeyi uygulamamı bekliyorlardı. Oysa ben her gün bir şeyler okuyan bir eğitimciydim. Yani her konuda ilginç bir önerim olabilirdi. Okuduğum, ilginç bulduğum ve ilgilenebilecek birine anlattığım her projeyi ben nasıl hayata geçirecektim? Sözgelimi politikayla ilgili dikkat çekici bir proje ya da yaklaşım duymuş ya da okumuştum. Bunu politikayla ilgilenen arkadaşlarıma anlatmam normal değil miydi? Önce kendim politikaya atılıp uygulamalı mıydım?

Bu arada anlattığım ama aslında uygulamam gerektiği halde uygulamadım bir sürü şeyi farkına vardım. Bu da büyük bir eksiklikti. Bazı konularda, söylediğini yapmayan etkisiz eğitimcilerden biri konumundaydım.

Lider olmadığımı fark ettim. Sosyal ve çevresi geniş biri olmakla, insanları etkileyen, onlardan takım kurabilen biri olmanın farkını anladım. Lider olmak zorunda mıydım? Aslında her konuda lider olmak zorunda değildim. Ama bazı konulardaki hedeflerim, lider olmamı gerektiriyordu. Çünkü bu konular, hayatın diğer konularıyla iç içeydi.

Şimdi ne yaptığımı sorarsanız, sormadan söylemiyorum. Hatta soranın tarzına bakıp sorulsa da cevap vermediğim zamanlar oluyor. Daha çok dinliyorum. Maddi ya da manevi ortak bir projemiz olmayan insanlarla ne yazık ki görüşmüyorum, zaten doğal olarak görüşmek için bir sebep ve zaman da olmuyor.

İki taraf için de uygun bir zaman belirlemeden, randevu vermiyorum. Randevumuzda ne konuşacağımızı ve ne beklendiğini öğrenmeden randevu tarihi/ zamanı belirlemiyorum.

Bol bol kitap okuyor, seminerler dinliyorum. Evimde gittikçe zenginleşen bir kaset/ CD arşivim var.


Bana fikir soran ama tavsiyelerimi yerine getirmeden yeniden görüşme talep eden hiç kimseye, geçerli bir mazereti yoksa, ikinci bir şans vermiyorum. “O kitabı okuyunca görüşelim” ya da “Hayallerini ve hedeflerini yazıya dökünce beni ara” gibi ifadeleri çok sık kullanıyorum. Bunu, "bilginin, kutsal olduğu" gerçeğini vurgulamak amacıyla yapıyorum.

İnsanları kaynaklara ve kaynak kişilere ulaştırmaya çalışıyorum. Bu kaynakları değerlendiren, bana yeni sorularla ya da açıklamalarla gelen insanlara kapımı her zaman açık tutuyorum. Anlattığım şeyleri yaşamaya çalışıyorum. Bu elbette zaman zaman çok sıkıntılı oluyor. Ama iç ve dış bütünlüğünü sağlamak amacıyla yaşanan sürecin de ödülün bir parçası olduğunu ve beni olgunlaştırdığını düşünüyorum. Bu düşünce de beni rahatlatıyor.

Elbette şimdi de sosyal ve herkesle iletişim halinde olan bir insanım. Bununla birlikte, zamanımı kime yatıracağım konusunda hassas olmaya çalışıyorum. Bu yaklaşımımın sadece maddi/ mali beklentileri temel aldığını sanmayın. İş merkezli olmayan konularda da tavrım aynı. Kendisi değişmediği gibi bana da negatif enerji veren insanlarla iletişim halinde olmamayı tercih ediyorum. Fakat okuyan, dinleyen, öğrenen ve dolayısıyla karşılıklı birbirimize katkıda bulunabildiğimiz insanlarla zaman geçirmek, onlara maddi manevi kaynaklarımı açmak bana büyük keyif veriyor.

Kartal gibi uçamıyorum, bunu öğrenmek için kartallarla tanışıyorum.

Ne dersiniz doğru mu yapıyorum?
-------------------

ÖLMEDEN ÖNCE YAPMAK İSTEDİKLERİM




İnsan, ölümünü, öncesini ve sonrasını planlayabilir mi? Belki bazı dostlarım, bu cümleyi yanlış anlayacaklar. Ben bu yazımda planlama kelimesini, kontrol altına almak anlamında kullanmıyorum, hazır olmak anlamında kullanıyorum.

Hayatını planlamak, Tanrıya meydan okumak değildir. Aslında çok güzel bir dua tarzıdır. Plan yapmak, bazı hedeflere odaklanmak, tavırla, lisan-ı halle dua etmektir. Burada işin sırrı sizin tutumunuzdur. İşin inceliği, kötü ya da iyi olsun herhangi bir şeye odaklanmanın, bir tavır duası olduğunu farkına varmaktadır.

Belki de sevdiğim bir takım insanların yavaş yavaş çekip gitmelerinden dolayı, şu sıralar ölümü çok sık düşünüyorum. Ertesi gün yapılacak bir düğüne ya da hoş bir şeye hazırlanır gibi ölüme de hazırlanmak güzel olsa gerek. Bir tatilin sonunda eve döndüğümüzde yapacaklarımızı planladığımız gibi ölüm öncesi ve sonrasını da planlamak mümkün değil mi?

Neden olmasın? Hatta olması gereken de budur. Bu konuda “öldüğümde şu projeleri tamamlamış ya da başlatmış olmalıyım” ifadesinden “çocuklarıma dürüstçe kazanılmış maddi ve manevi bir zenginlik bırakmak istiyorum” ifadesine kadar bir çok ifade kullanılabilir. “Ölümümden sonra bana sorulacak sorulara şu cevapları verebilmek istiyorum” ifadesi de güzel bir planın parçası olabilir.

Hayatınız boyu planladığınız, gerçekleştirmeyi beklediğiniz ve umduğunuz şeylere Tanrı ilgisiz kalır mı acaba? Sanmıyorum. Sanmıyorum deyişim de yine bir kontrolün ifadesi değil, bu ifadem de bir beklenti, bir dua. Bir takım iyi şeylerin peşinden hayatınız boyu gitmeniz, çok güzel bir dua olmaz mıydı?

Bence istikrar ve kararlılık çok güzel bir dua olur. Buna yürekten inanıyorum. Bir akşam ya da bir sabah, öldüğünüz zaman gerçekleştirmiş olmak istediğiniz şeylerin bir listesini yapmak, ölümü de hazmetmiş olma halinin göstergesi değil midir? Mesela çocuklarınıza doya doya sarılmış olmayı, eşinizle hayatınızı birlikte ve dolu dolu yaşamış olmayı da listeye ekleyebilirsiniz. Bir yolculuğa çıkmadan önce, yapılacak işlerin listesini yapmaz mısınız? Evin annesiyseniz siz gittikten sonra ev halkı öğün atlamasın diye yemekleri hazırlayıp dolaba koymaz mısınız ya da evin babası olarak faturaları yatırıp, ihtiyaçlar için para bırakmaz mısınız?

Ölüm tarihinizi elbette bilemezsiniz ama ölmeden önce yapmak istediklerinizi yazın. Belki buralarda, sevdiklerinizi yanında belki de uzaklarda inançlarınız için çalışırken ölmek istersiniz. Sizin bileceğiniz iş. İstedikleriniz her neyse tarihlerini belirleyin. Uzun ya da kısa olabilecek listenizin altına güzel bir dua yazın. Gerçek kontrolün kimde olduğunu bildiğinizi de bir güzel not edin.

Ben ölümden korkmuyorum. İşin hesap tarafı elbette yürek titretiyor. Ama ölüm de güzel. Ölmeden önce yapacaklarım uzun bir liste olacak gibi. Çocuklarımın büyüdüklerini, hedeflediğim projelerin gerçekleştiğini ya da emin ellere geçtiğini görmek istiyorum. Akrabalarımla güzel bir toplantıda buluşmak, yazmak istediğim kitapları yazmak, kalbini kırdığım insanların bir şekilde gönlünü almak istiyorum. Dünyanın bütün başkentlerini görmek, sonra da bu dünyaya bir Ramazan günü veda etmek istiyorum. Gündüz, açlıkla süzgün İstanbul’u seyretmek, bir akşam ezanı daha dinlemek ve ailece iftar etmek de listem de var. Bu liste biter bitmez, ölüm beni gelip alsın demiyorum. Sadece, planladığım şeyleri buralardan gitmeden önce tamamlamak istiyorum.

Takdir edilen zaman gelince, anneme ve yıllar önce, sadece birkaç gün yaşayıp bizi bırakan bebeğimize kavuşmak ve sonradan gelenleri karşılamak üzere yola çıkmak istiyorum. Bir turist gibi keyif alarak gezdiğim bu dünyadan ayrılıvermek madem ki kaçınılmaz, o halde hazır olmak en iyisi diye düşünüyorum.


Elbette takdir O’nun.
-----------

ALKOL ALMAK SPORSEVERLİĞİN BİR PARÇASI MIDIR?





Zaman zaman spor gazetelerine bakarım. Okuyucularının spor yapmalarına değil, sporu seyretmelerine dayanan bir ciroları vardır. “Haydi Kartalım!”, “Türkiye ayakta!” vs. gibi duygusal, amiyane manşetler kullanırlar. Elime geçen her gazeteye şöyle bir baksam bile spor gazetelerine pek bakmam. Sporun felsefesine değinmeyen, başarıyla icra edilen sporun temel ilkelerini hayatımıza uygulayabileceğimiz şekilde damıtmayan gazetelerdir bunlar.

Spor gazetelerinin bazılarının/ çoğunun iç sayfalarına doğru ilerledikçe dokuz yüzlü hatlar ve alkol reklamları görülmeye başlar. Bira ve rakı, sporseverin “kankası” ya da “kankisidir”. Alkol ve sigara sporun ve sporcunun dostu değil, ama anladığım kadarıyla sanki sporseverin dostudur(!). Ama bu komik bir yaklaşımdır. Düşünün, formula 1 yarışmalarına sponsor olan sigara şirketleri, olimpiyatlara sponsor olabilir mi? Üzerinde sigara reklamıyla müsabakaya katılan bir tenisçi ya da atlet düşünebilir misiniz? Şöyle bir sigara reklamı nasıl olurdu bir düşünsenize: “--------- light: sporun ve sporcunun dostu!” Ne kadar komik olurdu!

Sporcular, alkol tüketseler bile onların gönüllerince içtiklerini mi sanıyoruz? Gönüllerince meyve bile yiyemeyen sporcuların, gönüllerince alkol almaları mümkün mü? Sigarayı konuşmaya zaten gerek yok. Peki sporseverlere ne oluyor? Ellerinde bira ve ağızlarında sigarayla, sporun ne yanıyla dost oluyorlar?

Peki gazetelerde yer alan dokuz yüzlü hatlara ne demeli? Sporseverler, maç seyrediyorlar, biralarını ve rakılarını içiyorlar. Sonra ne yapsınlar? Dokuz yüzlü hatlara takılıyorlar! Ara ve eğlenmene bak! Gündüzleri öğrencilik yapan ya da iş bulamadığı için orada çalışan yorgun bir bayan ya da erkek, 30 kişiyle paylaştığı bir odada sporseverimize rol yapıp onun paracıklarını Telekom ve kendi şirketi arasında paylaştırıyor.

Sporseverlik bu mudur? Elbette bu değil. Fakat spor gazetelerinin bir kısmının çizmek istediği sporsever portresi budur. Gram spor yapmayan, sigara tiryakisi, bira ve rakı düşkünü bir sporsever portresi çiziliyor durmadan. Bu tip portreler kime ne kazandırır siz düşünün.

Alkol kullanmayı, erkek ya da sporsever olmanın gereği olarak sunan düşünce tarzı bana hep sefil gelmiştir. Alkol kullanan insanları sefil olarak algılamıyorum. Bununla birlikte, insana zarar verdiği açık olan bir şeyin, delikanlılığın ya da sporseverliğin raconu olduğu hissini vermeye çalışmak, bana çok sefih geliyor. Evet reklamcılık bilgi vermeye dayanmaz, ürün veya hizmet ile tüketici arasında (negatif veya pozitif) duygusal bağ kurmaya dayanır. Zaten alkol hakkında nasıl olumlu bir bilgi verebilirsiniz ki? Ama olumlu bir his verebilirsiniz. “Sporsever ya da erkek olmanın şartlarından biri alkol almaktır” cümlesini gazetede kocaman harflerle yazarsanız, tepki alırsınız, ama “sporsever ya da erkek olmanın şartlarından biri alkol almaktır” hissini gizlice verdiğinizde tepki almazsınız. Reklam şirketlerinin bir kısmı, parasını vermek şartıyla herhangi bir “rezil” şeyin hayatımızın parçası olması gerektiği “hissini” vermeye hazırdırlar.

Alkol ve dokuz yüzlü hatlar, ne sporun, ne sporcunun ne de sporseverin dostudur diye düşünüyorum. Kimlerin dostu olduğu ise tartışma konusudur.
-----------

GENÇLER NE İSTEDİKLERİNİ BİLİYORLAR MI?




Gençlerin ne istediği belli değil mi diyeceksiniz? Sağlam bir gelecek istiyorlar. Fakat şu aralar, başkalarının finanse ettiği bir özgürlük istiyorlar. Daha doğrusu bana öyle geliyor. Elbette pek çok gencin hedefleri var ve hedeflerine doğru sağlam adımlarla gidiyorlar. Fakat tersi bir durum da çok sık karşılaştığım durumlardan.

Onlara fiks menü sunuluyor: okulunu bitir, bir şirkete gir ve emekli oluncaya kadar çalış. Ne kadar eski ve yetersiz bir menü. Okulu bitirince ne olacak, şirkette çalışınca ne olacak, emekli olunca ne olacak? Acaba aileler, bunları enine boyuna düşünüyor mu? Çok saygın bir kurumda her hafta stok kontrolü için binlerce plastik (çay kaşığı değil) karıştırıcını saymak zorunda olan bir tanıdığım vardı. Annesi de komşularına oğlunun çalıştığı kurumla övünüyordu. Annesi için önemli olan oğlunun neler yaptğı değil, ne kadar yorulduğu değil nerde çalıştığıydı. Annesi zalim miydi? Elbtte hayır. Sadece bir kurumda çalışmayı ve hep orada kalma fikrini neredeyse kutsamıştı.

Eskimiş tavsiyelerin yetersizliği ters tepkiler uyandırıyor. Bir şirkette çalışma fikri önceleri hoş gelse de, hele bir de her hangi bir idealle birleşmemişse, zamanla eziyete dönüşüyor. Şirketinize karşı sorumluluklarınız, çocuklarınızın sayısını, ilişkilerinizin derinliğini v.s’yi etkilemeye başlayınca, maaş karşılığında neler verildiği daha da netleşiyor.

45 sene çalıştıktan sonra geçinmesine yetmeyecek bir maaşla kalacaklarını bilen genç insanlar, bu sefer çabuk zengin olma hevesine kapılıyorlar. Bu da, diğer düşünce kadar eksik ve yanlış. Kendi hayatından şikayetçi, ama gelecek için sağlam stratejileri olmayan, sıkıntıya hiç mi hiç gelmek istemeyen aceleci insanlar ortaya çıkıyor. Hali hazırda çalıştıkları işin hakkını vermekle birlikte yeni alternatifleri araştırmak gerekirken, yaptıkları işi “tiksinerek” yapan ama yeni alternatifler aramak yerine de iddia oynayan, piyango alan tipler türüyor. Bazen de gençler, az para kazandıkları ama önemli beceriler kazanacakları, önü açık işler yerine, biraz daha para kazandıkları ama önleri tıkanan işlere de girebiliyorlar.

Köşeyi dönme fikriyle uzun vadeli kurtuluş planları yapmayı erteliyorlar. En çok üzüldüğüm şeyse, köşe dönmeci zihniyetin esiri olan gençlerin başarılı iş adamlarının ya da iş kadınlarının hayatlarını incelememeleri, onlar hakkında okumamalarıdır. Kurnazca davranmaları ama akılıca davranmayı öğrenmemeleri de bana acı veriyor.
Elbette, insanların sevdikleri işleri yapmaları, sevdikleri şirketlerde çalışmaları çok güzel. Fakat çalıştıkları şirketlerden hayallerinin faturasını ödeyebilecek maaşlar beklemek de bir yandan şirketlere karşı haksızlık.

İşte bütün bunlar, gençlere anlatılmıyor. Onların öğrenmesi de zaman alıyor ve genellikle geç kalınmış oluyor. Onlar hala bir şirkette çalışmakla, bütün hayallerine ulaşacaklarını sanıyor.Gençler, istiyorlar, ama isteklerine nasıl ulaşacaklarını bilmiyorlar.
------

ÖĞRETMENLİK NASIL BİR ŞEYDİR?




Öğretmenlik, önce teyzem Ayşe Hanım’ın şahsında tanıdığım bir kavramdı. Öğretmenliği yürekten sevdiğine inandığım ve çok zor şartlarda öğretmenlik yapmış olan bu emektar insan, çok şefkatlidir. Köylerde ve daha sonra şehirlerde öğretmenlik yaparken ihtiyaç sahibi olan öğrencilere kendi parasıyla yardım yaptığını sık sık duyardım. Teyzem, bunları kendisi pek anlatmazdı. İnsanlara karşı gösterdiği nazik tavırlarından ve sabrından dolayı, onun öğretmen olduğunu anlayabilirsiniz. Onunla kısa bir süre de görüşseniz, tavrılarındaki öğretmenlere has o duyarlığı anlamak mümkündür. Zaten şefkat dolu ince ruhlu bu insan, öğretmenlikle geçen onca yıl içinde daha da zarifleşmiştir.

Daha sonra ben de öğretmen oldum. Hem bir çok şeyi farkına varmak hem de bir çok şeyi farkında olduğunuz belli etmememiz gereken bir meslektir öğretmenlik. Dolayısıyla içinizde çok duygu birikir, demlenir. Sadece maaş için yapamayacağınız mesleklerden biridir öğretmenlik.

Öğrenciye baktığınızda onda annesinin ya da babasının görmediği şeyleri görür, umutla bakarsınız öğrencilerinize. Bunu da zaman zaman belli edemezsiniz karşıdaki insan ezilmesin, bu beklenti ona ağır gelmesin diye. Öfkenizde ölçülü olmanız gerektiği gibi sevginizde de ölçülü olmanız gerekir.

Öğretmenlik, öğrencilerinizin hayatında sonunu nereye varacağını tahmin edemeyeceğiniz başlangıçlar yapmaktır. Farkında olmadan kalbini kırdığınız bir öğrenci, bu yüzden mesleğinize, branşınıza ya da hayata küsebilir. Fakat sözgelimi okuma alışkanlığı kazandırdığınız sessiz sakin bir bir öğrenci de, bir gün karşınıza büyük başarılarla çıkabilir.
Öğretmenlik geleceğe yatırım yapmaktır. Elbette hemen sonuç aldığınız tavırlarınız vardır, ama bir öğretmenin öğrencilerini etkileme süreci sonsuza uzanır. Öğrencilerinize kazandırdığınız iyi ya da kötü bir alışkanlığın ilerdeki sonuçlarının ne olacağını kimse tahmin edemez.

Kıskançlık, insanın doğasında vardır. Ama öğretmenliğin doğasında kıskançlık yoktur. En yakınınızdaki insanlar bile bazen sizi kıskanabilir. Fakat, bir öğretmen öğrencisini kıskanmaz. Öğretmenler, öğrencilerinin kendilerinden daha çok başarılı olmalarını isterler ve bunun için çalışırlar. Vali, öğretmen ya da zengin olan bir öğrencisini kıskanan bir öğretmen yoktur. Böyle bir öğrenci görmek öğretmene gurur verir.

Önemli ve ağır bir sorumlulukları vardır. Öğrencilerini kaynaklarla tanıştırmak, özgürleştirmek onların görevidir. Bu açıdan öğrencilerini sadece kendilerinde olanlarla değil de, daha başka kaynaklarla tanıştırarak geliştirmek, onların yapmaları gerekn şeylerden biridir. Öğretmenler kötü insanlar değillerdir, ama öğrencilerini kendilerinden başka kaynaklarla tanıştırmazlarsa “kötülük” yapmış olurlar.
Öğretmenlik, başka alanlarda iş bulamadıkları için, maaş hatırına öğretmenlik yapanların işi değildir. Elbette öğretmenler iyi maaşları hak ederler. "Ele güne" muhtaç olmamaları gerekir. Bu maaş sadece, onların mesleklerine olan sevgilerinin yaralanmaması içindir. Aralıksız ekonomik sıkıntı, her ilişkiyi yaralar. Mesleğini seven öğretmenlerin, parasal sorunlarının birinci planda olmaması için, iyi bir maaş almaları gerekir. Mesleğini sevmeyen bir öğretmen içinse hiçbir maaş ilaç olmaz.

Öğretmenler, insanların zaaflarının sürmesinden değil, bu zaafların veya eksikliklerin giderilmesiyle yaşarlar; insanlara zaaflarını ve eksikliklerini gidermeleri, kendilerini geliştirmeleri ve bu zaaflarının başkaları tarafından kullanılmaması konusunda yardımcı olurlar. Eğer bir öğretmen, karşısındakinin hayatla ilgili zaaflarını veya eksikliklerini gidererek değil de, bunların devamını sağlamak yoluyla geçiniyorsa; başka bir ifadeyle bilerek ve isteyerek bu durumu muhafaza ediyorssa, mesleğine, kendisine ve insanlığa ihanet etmektedir.


Herkesin birkaç tane, biz öğretmenlerin bir sürü çocuğu vardır. Onları tanıyan çoktur. Gizli meşhurlardır. Yanlış davranabilirler, uyarılmayı da hak edebilirler. Fakat, onlara karşı nezaketi elden bırakmamalıdır. Bu kişisel bir konu değildir, öğretmenlik kutsal bir meslektir ve nezaketi hak eder.

Memleketimin her köşesinde, soğukta sıcakta öğrencilerini bir gün bile bırakmayan bir eğitim ordusu var. Allah yollarını açık etsin ve yüreklerini sımsıcak, huzurlu tutsun.


-------
Savaş ŞENEL
İngilizce Öğretmeni-Eğitim Danışmanı
İletişim ve Yazarlık Koçu
savassenel@yahoo.com