Gençlerin ne istediği belli değil mi diyeceksiniz? Sağlam bir gelecek istiyorlar. Fakat şu aralar, başkalarının finanse ettiği bir özgürlük istiyorlar. Daha doğrusu bana öyle geliyor. Elbette pek çok gencin hedefleri var ve hedeflerine doğru sağlam adımlarla gidiyorlar. Fakat tersi bir durum da çok sık karşılaştığım durumlardan.
Onlara fiks menü sunuluyor: okulunu bitir, bir şirkete gir ve emekli oluncaya kadar çalış. Ne kadar eski ve yetersiz bir menü. Okulu bitirince ne olacak, şirkette çalışınca ne olacak, emekli olunca ne olacak? Acaba aileler, bunları enine boyuna düşünüyor mu? Çok saygın bir kurumda her hafta stok kontrolü için binlerce plastik (çay kaşığı değil) karıştırıcını saymak zorunda olan bir tanıdığım vardı. Annesi de komşularına oğlunun çalıştığı kurumla övünüyordu. Annesi için önemli olan oğlunun neler yaptğı değil, ne kadar yorulduğu değil nerde çalıştığıydı. Annesi zalim miydi? Elbtte hayır. Sadece bir kurumda çalışmayı ve hep orada kalma fikrini neredeyse kutsamıştı.
Eskimiş tavsiyelerin yetersizliği ters tepkiler uyandırıyor. Bir şirkette çalışma fikri önceleri hoş gelse de, hele bir de her hangi bir idealle birleşmemişse, zamanla eziyete dönüşüyor. Şirketinize karşı sorumluluklarınız, çocuklarınızın sayısını, ilişkilerinizin derinliğini v.s’yi etkilemeye başlayınca, maaş karşılığında neler verildiği daha da netleşiyor.
45 sene çalıştıktan sonra geçinmesine yetmeyecek bir maaşla kalacaklarını bilen genç insanlar, bu sefer çabuk zengin olma hevesine kapılıyorlar. Bu da, diğer düşünce kadar eksik ve yanlış. Kendi hayatından şikayetçi, ama gelecek için sağlam stratejileri olmayan, sıkıntıya hiç mi hiç gelmek istemeyen aceleci insanlar ortaya çıkıyor. Hali hazırda çalıştıkları işin hakkını vermekle birlikte yeni alternatifleri araştırmak gerekirken, yaptıkları işi “tiksinerek” yapan ama yeni alternatifler aramak yerine de iddia oynayan, piyango alan tipler türüyor. Bazen de gençler, az para kazandıkları ama önemli beceriler kazanacakları, önü açık işler yerine, biraz daha para kazandıkları ama önleri tıkanan işlere de girebiliyorlar.
Köşeyi dönme fikriyle uzun vadeli kurtuluş planları yapmayı erteliyorlar. En çok üzüldüğüm şeyse, köşe dönmeci zihniyetin esiri olan gençlerin başarılı iş adamlarının ya da iş kadınlarının hayatlarını incelememeleri, onlar hakkında okumamalarıdır. Kurnazca davranmaları ama akılıca davranmayı öğrenmemeleri de bana acı veriyor.
Elbette, insanların sevdikleri işleri yapmaları, sevdikleri şirketlerde çalışmaları çok güzel. Fakat çalıştıkları şirketlerden hayallerinin faturasını ödeyebilecek maaşlar beklemek de bir yandan şirketlere karşı haksızlık.
İşte bütün bunlar, gençlere anlatılmıyor. Onların öğrenmesi de zaman alıyor ve genellikle geç kalınmış oluyor. Onlar hala bir şirkette çalışmakla, bütün hayallerine ulaşacaklarını sanıyor.Gençler, istiyorlar, ama isteklerine nasıl ulaşacaklarını bilmiyorlar.
------
Öğretmenlik, önce teyzem Ayşe Hanım’ın şahsında tanıdığım bir kavramdı. Öğretmenliği yürekten sevdiğine inandığım ve çok zor şartlarda öğretmenlik yapmış olan bu emektar insan, çok şefkatlidir. Köylerde ve daha sonra şehirlerde öğretmenlik yaparken ihtiyaç sahibi olan öğrencilere kendi parasıyla yardım yaptığını sık sık duyardım. Teyzem, bunları kendisi pek anlatmazdı. İnsanlara karşı gösterdiği nazik tavırlarından ve sabrından dolayı, onun öğretmen olduğunu anlayabilirsiniz. Onunla kısa bir süre de görüşseniz, tavrılarındaki öğretmenlere has o duyarlığı anlamak mümkündür. Zaten şefkat dolu ince ruhlu bu insan, öğretmenlikle geçen onca yıl içinde daha da zarifleşmiştir.
Daha sonra ben de öğretmen oldum. Hem bir çok şeyi farkına varmak hem de bir çok şeyi farkında olduğunuz belli etmememiz gereken bir meslektir öğretmenlik. Dolayısıyla içinizde çok duygu birikir, demlenir. Sadece maaş için yapamayacağınız mesleklerden biridir öğretmenlik.
Öğrenciye baktığınızda onda annesinin ya da babasının görmediği şeyleri görür, umutla bakarsınız öğrencilerinize. Bunu da zaman zaman belli edemezsiniz karşıdaki insan ezilmesin, bu beklenti ona ağır gelmesin diye. Öfkenizde ölçülü olmanız gerektiği gibi sevginizde de ölçülü olmanız gerekir.
Öğretmenlik, öğrencilerinizin hayatında sonunu nereye varacağını tahmin edemeyeceğiniz başlangıçlar yapmaktır. Farkında olmadan kalbini kırdığınız bir öğrenci, bu yüzden mesleğinize, branşınıza ya da hayata küsebilir. Fakat sözgelimi okuma alışkanlığı kazandırdığınız sessiz sakin bir bir öğrenci de, bir gün karşınıza büyük başarılarla çıkabilir.
Öğretmenlik geleceğe yatırım yapmaktır. Elbette hemen sonuç aldığınız tavırlarınız vardır, ama bir öğretmenin öğrencilerini etkileme süreci sonsuza uzanır. Öğrencilerinize kazandırdığınız iyi ya da kötü bir alışkanlığın ilerdeki sonuçlarının ne olacağını kimse tahmin edemez.
Kıskançlık, insanın doğasında vardır. Ama öğretmenliğin doğasında kıskançlık yoktur. En yakınınızdaki insanlar bile bazen sizi kıskanabilir. Fakat, bir öğretmen öğrencisini kıskanmaz. Öğretmenler, öğrencilerinin kendilerinden daha çok başarılı olmalarını isterler ve bunun için çalışırlar. Vali, öğretmen ya da zengin olan bir öğrencisini kıskanan bir öğretmen yoktur. Böyle bir öğrenci görmek öğretmene gurur verir.
Önemli ve ağır bir sorumlulukları vardır. Öğrencilerini kaynaklarla tanıştırmak, özgürleştirmek onların görevidir. Bu açıdan öğrencilerini sadece kendilerinde olanlarla değil de, daha başka kaynaklarla tanıştırarak geliştirmek, onların yapmaları gerekn şeylerden biridir. Öğretmenler kötü insanlar değillerdir, ama öğrencilerini kendilerinden başka kaynaklarla tanıştırmazlarsa “kötülük” yapmış olurlar.
Öğretmenlik, başka alanlarda iş bulamadıkları için, maaş hatırına öğretmenlik yapanların işi değildir. Elbette öğretmenler iyi maaşları hak ederler. "Ele güne" muhtaç olmamaları gerekir. Bu maaş sadece, onların mesleklerine olan sevgilerinin yaralanmaması içindir. Aralıksız ekonomik sıkıntı, her ilişkiyi yaralar. Mesleğini seven öğretmenlerin, parasal sorunlarının birinci planda olmaması için, iyi bir maaş almaları gerekir. Mesleğini sevmeyen bir öğretmen içinse hiçbir maaş ilaç olmaz.
Öğretmenler, insanların zaaflarının sürmesinden değil, bu zaafların veya eksikliklerin giderilmesiyle yaşarlar; insanlara zaaflarını ve eksikliklerini gidermeleri, kendilerini geliştirmeleri ve bu zaaflarının başkaları tarafından kullanılmaması konusunda yardımcı olurlar. Eğer bir öğretmen, karşısındakinin hayatla ilgili zaaflarını veya eksikliklerini gidererek değil de, bunların devamını sağlamak yoluyla geçiniyorsa; başka bir ifadeyle bilerek ve isteyerek bu durumu muhafaza ediyorssa, mesleğine, kendisine ve insanlığa ihanet etmektedir.
Herkesin birkaç tane, biz öğretmenlerin bir sürü çocuğu vardır. Onları tanıyan çoktur. Gizli meşhurlardır. Yanlış davranabilirler, uyarılmayı da hak edebilirler. Fakat, onlara karşı nezaketi elden bırakmamalıdır. Bu kişisel bir konu değildir, öğretmenlik kutsal bir meslektir ve nezaketi hak eder.
Memleketimin her köşesinde, soğukta sıcakta öğrencilerini bir gün bile bırakmayan bir eğitim ordusu var. Allah yollarını açık etsin ve yüreklerini sımsıcak, huzurlu tutsun.
-------
Kişisel gelişimin becerilere dayandığını ve bütün becerilerin de eninde sonunda uygulamayla öğrenildiğini bazen unutuyoruz.
Sözgelimi, sürücülük kurslarına gidiyoruz. Teorik dersler alıyoruz ve almamız gerekiyor da. Fakat, direksiyon başına geçip de araba kullanmadan sürücü ehliyeti alan birine rastladınız mı? (Ben rastladım. Ama iyi bir sürücü değildi! Ehliyeti nasıl aldığı konusunda girmeyeceğim) Sürücülük konusunda, hemen arabaya binip pratik yapmaya çalışan insanlar, nedense kişisel gelişim konusunda uygulama yapmaktan kaçıp hemen kitaplara sarılırlar.
Halbuki sadece okumak ne dinde, ne politikada, ne de hayatın başka bir yerinde başarı getirmez. Sadece, söz konusu alanda size epey bir kültür getirir. Namaz kılmadan sürekli ilmihal okumak, sizi dindar yapmaz ya da hiçbir insanın ayağına gidip onlara bir şeyler satmaya çalışmadan sadece satışla ilgili kitaplar okumakla satış sektöründe başarılı olamazsınız.
Sokağa çıkıp insanlarla konuşmadan, onları dinlemeye çalışmadan sadece etkili dinleme üzerine kitaplar okumak da sizi iyi bir dinleyici yapmaz.
Kişisel gelişim kitapları dediğimiz kitapları seçerek okurum. (aslında dini, tarihi ya da felsefi kitapları da seçerek okurum) İletişim üzerine kitaplar da çeviriyorum. Bu kitaplardan bol bol yararlanıyorum. Fakat, bunları uyguluyorum. Çünkü haritanız iyi olsa bile, yolu yürümeniz gerekir. Yoksa rehberlere, yani yürümek istediğimiz yolu daha önce yürümüş insanlara ne gerek vardı? Herkes bir harita alır ve yoluna devam ederdi.
Bu açıdan, insanlar, incinmekten korktuğu için topluma açılmak, insanlarla yüzleşmek yerine, sıcak evlerinde, rahat masalarında kişisel gelişim kitapları okuyup duruyorlar. Oysa, bu kitapların uygulama alanı, hayatın kendisidir.
Sözgelimi Anthony Robins’in “Sınırsız Güç” adlı kitabı tamamen uygulamaya dayanan öneriler verir ve bu kitabı okuduktan sonra hala sigara içiyorsanız işiniz zor demektir. Bu tür kitapları yazan insanlardan hiç biri “benim kitabımı okumak yeter” dememiştir. Hep uygulamadan söz ederler. Ama kişisel gelişim teknikleri veren kitapları roman gibi okuyan, iş uygulamaya gelince “kaçak güreşen” çok insan tanıyorum.
Evet, bu insanların “kişisel gelişim” kültürleri oldukça fazla. Ama kişisel gelişim konusunda ki işaretler elbette zayıf kalıyor. Yemek kitapları okuyan ama bir türlü mutfağa girip yemek yapmaya teşebbüs etmeyen insanları hatırlatıyorlar.
Kişisel gelişimin ilk şartı, egonuzu cebinize koyup, insanlarla yüzleşmektir derim. İnsanlardan korkmayın, onlar da sizin gibi. Belki de korkumuzun sebebi budur, kim bilir.
-------------
Savaş ŞENEL: İngilizce Öğretmeni,
İletişim Danışmanı,
Okunaklı-Anlaşılır Yazarlık Koçu
Benim neden arabam yok? Neden arkalarında markalarını görene kadar arabaları tanıyamıyorum? Niye teknik altyapıları yerine, arabaların tasarımlarındaki ana fikri yakalamaya çalışıyorum? Neden bir araba görmek, beni bir film görmek, iyi bir kitaba dokunmak ya da güzel bir müzik albümü kadar heyecanlandırmıyor?
Bunların cevaplarını uzun zaman düşündüm? Parasızlık mı? Hayır? Araba sahibi olmanın parayla ilgisi olmadığını uzun zaman önce anladım. Pahalı arabaların, park ücreti ödememek için sokak aralarına park edildiğini görünce, her arabası olanın parası da olduğunu düşünmenin yanlışlığını kavradım. Bugün al, ömür boyu öde kampanyalarını düşündüğümde de aynı sonuca vardım.
Evimdeki işlenmiş selülozlara (kitap ve dergiler) ve işlenmiş plastik parçalarına (kasetler ve CD'ler) bakınca, aslında bir iki araba alacak kadar parayı harcadığımı farkına vardım.
O halde neden? Neden arabam yok?
Belli ki, finansal zekamve arabalara olan ilgim ve zayıf. Araba almak bana heyecan verseydi, iyi bir para yönetimiyle hem araba, hem de işlenmiş selüloz ve işlenmiş plastik alabilirdim.
Fakat bütün suç annem de ve babam da. Ben çocukken, babam durmadan kitap alırdı ve okurdu. Hala da okur. Arabası olmadı. Merhum annem de, okuma yazma bilmediğim zamanlarda beni şefkatle yamacına alır ve müşfik sesiyle, satın aldığım ama okuyamadığım dergileri bana yüksek sesle okurdu.
Beni onlar, bu yola ittiler. Okumakla geçen onca zaman, beni hep eşyanın ötesini düşünmeye alıştırdı. Sözgelimi "bu araba saatte şu kadar hız yapar" ifadesinden çok, "Sürücüye arabasıyla aslında tek vücut olduğu hissini verebilecek bir tasarım mümkün mü?" gibi sorular ilgimi çekmeye başladı.
Ama uzmanlara göre insan heyecanlanmayı öğrenebilirmiş. Ben de arabaları görünce heyecanlanmaya çalışıyorum. "Ah ah ne güzel arabaymış, aman nasıl bir şeymiş!" diyerek gülümsüyorum.
Şimdi büyüyen bir ailem ve işim var. Araba şart oldu. Araba almak fikri beni hala heyecanlandırmıyor. Ama arabamızla ailece dolaşabilmek, pikniklere, gezilere gitmek fikri beni heyecanlandırıyor. Annemizi, babalarımızı istedikleri yere götürmek düşüncesi bana heyecan veriyor.
Sanırım resimdeki gibi bir araba alacağım.
---------
Savaş ŞENEL: İngilizce Öğretmeni,
İletişim Danışmanı,
Okunaklı-Anlaşılır Yazarlık Koçu
Reklamları seyrediyor musunuz? Dürüstçe yapılan ticaretin güzelliğine inanırım. Fakat, haftada bir gün yada günde bir an alışveriş yapan ve ne yaptığını düşünmeyen, düşünemeyen tüketicinin tersine, şirketler ve reklam ajansları yaptıkları konusunda kesin bir farkındalık taşıyorlar.
Cips reklamında "hayatı geçiştirme, açlığını geçiştir" diyorlar. Nasıl? patates yiyerek. Patates, gerçek bir sebze sayılmaz, biliyor musunuz? Bugün sebze yediniz mi? sorusunun cevabı "patates yedim" olamaz. Zira, uzmanlar patatesin vücudun bir sebzeden alabileceği ihtiyaçlarını karşılamadığı söylüyorlar. Kızarmış patatesin tam bir baş belası olduğunu herkes biliyor.
Şimdi ülkemizde kalp krizi yaşı 25'e kadar düştü. Hayatı geçiştirmemek için kola-cips ikilisine teslim olan yurdum insanı, hayata erken veda etmeye başladı. İnsanların, yaşadıkları modern hayatın getirdiği sıkıntılarla daha iyi beslenmesi ve hatta doğal besin destek ürünleri, vitaminler ve mineraller alması gerekirken, cips ve kolayla gün geçiriyorlar.
Sonrası malum.
Ha bir de reklamda "evde ne yapacaksın ki?" deniyor.
Evde yapacak bir şeyi olmayanlar, nasıl bir evde yaşıyorlar merak ettim doğrusu.
Nasıl bir ev var reklamcıların tasavvurunda ki, o evde yapacak bir şey yok. Tabi evde olan bir insan mutfağında yiyecek, yemek yapacak. Patates de yese cip şirketinden değil manavından aldığı patatesi yiyecek.
Daha fazla patates cipsi satmak için insanları evlerinden uzaklaştırmaya, kalp krizi riskine sokmaya ne hakkınız var reklamcı arkadaşlarım?
Patates cipslerinin üzerine, sigara paketlerindeki gibi "sağlığa zararlıdır" ibaresinin konmasını istiyorum.
Biliyorum ki yakında olacak.
(Önemli not: Ben bu yazıyı yazdıktan 20 gün sonra, Kanadalı bir doktor, sağlık bakanlığına, patetes cips paketlerinin üzerine "kansere sebep olur" ifadesinin yazılmasını teklif etti. 23 eylül tarihli Sabah Gazetesine bakabilirsiniz. )
------------
Hepimiz bir planın parçasıyız. Tüketirken şirket politikalarına uygun hareket ederiz. Şirketlerin o yıl ki hedeflerine hizmet etmemiz bize telkin edilir. Bunu reklamlarla yaparlar. Otoritenin de bizimle ilgili planları vardır. Gerek duyduğu hayati istihdam alanlarını doldurduktan sonra, geriye yönetilmesi gereken insan kitleleri kalır. Her durumda bir planın parçası oluruz. Farkındalık içinde olduktan sonra, bir planın parçası olmak çok kötü bir şey değildir. Bana kaliteli ürünler ya da hizmetler sunan bir şirketin yıllık hedeflerine yardımcı olmak beni rahatsız etmez. Bana ve başkalarına insan olarak değer veren bir devletin ya da organizasyonun planlarına uymak da rahatsız edici bir şey değildir.
Benim ihtiyaçlarımı karşılayan, insan olarak beni önemseyen bir şirkette çalışmak da güzeldir. Fakat beni neden işe aldıklarını açıkça bilmek isterim. Bana hiçbir şey söylemeyen, ama uzmanlarına her şeyi anlatan testleri sevmem. Sözgelimi işe soysal olduğum için alınıyorsam, bunu farkında olmak isterim.
Bir çok insan bunu farkında değildir. Sözgelimi aslında sosyal olmadıkları için seçildikleri bir işe girerler ve öyle de kalmaları beklenir. İşe alındıkları için sevinen insanlar, aslında bunu hangi özelliklerine borçlu olduklarını bilmezler. Sosyal olmayışları onları belki kariyerlerinde yükseltir ama özel hayatlarını da donuklaştırır. İşleri onları şekillendirmektedir ama bunu farkında değillerdir. Kariyerlerinde yükseldikçe, onları bekleyen bir yalnızlık vardır.
Belki de ağzı sıkı olduğu için işe alınan insanlar vardır. Gördükleri arızaları dile getirmezler. Toplantılarda çatlak sesler çıkarmazlar. Bunun için seçilmişlerdir. Onların her devrin adamı oluşları ödüllendirilmiştir. Sessiz kaldıkça maaşları artar, kişilikleri erozyon geçirir.
Bazı insanlar da gelişime kapalı oldukları için işe alınırlar. Onlardan beklenen, sistemin parçası olmaları ve öylece kalmalarıdır. Onlara biçilen bir yer ve bir maaş vardır. Bu biçilen şeylerin değişmesi istenmez. Bu insanlar, okumaya, düşünmeye özendirilmezler. Bunu yaparlarsa, pozisyonlarına sığmazlar. Halbuki o pozisyonda sürekli kalması gereken insanlar vardır.
Bazı insanların acımasız olması beklenir. Sözgelimi, haklı ya da haksız olduğuna bakmadan insanları işten çıkarabilmelidir. Yönetimle çalışan arasında tampon olmalı, emir kulu rolünü oynamalıdır. Yönetimin dile getiremediği şeyleri, elemanlara karşı o dile getirecektir. Acımasız olduğu sürece kariyerinde yükselir.
Gelişime açık ve sosyal olduğunuz için sizinle çalışmak isteyen insanlar da olabilir. Yeniliğe açık ve çalışanlarının kendilerini geliştirmelerini isteyen bir çok şirket ve organizasyon vardır. Onlarla ya da onlar için çalışmak güzeldir.
Bu açıdan son yıllarda bana iş teklifi getiren ya da her hangi bir ortaklığa davet eden insanları neden beni seçtiklerini soruyorum. Onların bana giydirdiği elbise benim de giymek istediğim elbise aynı mı anlamaya çalışıyorum. Ne kendimi ne de başkasını kandırmak istemiyorum. Bunu yararlarını gördüm. Karşımdakinin benden ne istediğini ve benim neler verebileceğimi net olarak belirtmek, işleri kolaylaştırıyor. Ondan sonra bir çok insan gibi “mızmızlanmaya” gerek duymuyorum.
Şimdi sizler de düşünün bakalım. Neden sizi işe aldıklarını farkında mısınız?
---------------
Savaş ŞENEL: İngilizce Öğretmeni,
İletişim Danışmanı,
Okunaklı-Anlaşılır Yazarlık Koçu
Savaş ŞENEL'in Vizyon, Misyon ve Değerleri, Çalışmaları Hakkında Kısa Video, Kitapları,
Söyleşileri,
Uzmanlık Alanları ile İlgili Sayfaları,
Günlüğü-Blogu,
Resmî web sitesi,
Facebook sayfası,
Twitter hesabı,
Wattpad hesabı,
Linkedin hesabı,
Instagram hesabı,
About.me hesabı,
Youtube Kanalı,
Herhangi bir konuyla ilgili olarak insanlarla temasa geçip katılım istediğiniz zaman, çevrelerinin çok geniş olmadığını söylerler. Sözgelimi öğrenciler için burs isteyebilecekleri insanlar olup olmadığını sorduğunuzda bu mazereti ileri sürerler. İşin garip yanı buna kendileri de inanır.
Bunun birkaç sebebi vardır. Birincisi, çevrelerini çevreden saymazlar. Yani çevrelerindeki insanların yerine karar verir ve onların yeni bir projeyle ilgilenmeyeceğini düşünürler. Halbuki açıkça sormadan insanların gerçek tepkisini bilmek mümkün değildir. Çevrelerindeki insanlar gerçekten yeni şeylere kapalıysa “neden hiçbir derde derman olmayan, yeni tekliflere açık olmayan bir çevrem var?” sorusunu sormak akıllarına gelmez.
Kendi tanıdıklarının sayısı az da olsa, bir insanın bile bizi bir sürü insana ulaştırabileceğini bilmezler. Diyelim ki beş kişi tanıyorsunuz, her insan sizi ortalama olarak beş kişiye götürebilir. İnsanlar kendileri bir projeye katılmasa bile, sizi katılacak insanlara götürebilirler. Sadece onlara sormalı, içtenlikle katılımlarını talep etmelisiniz. Bir çok insan, içtenliğinize kayıtsız kalmayacaktır.
Hiç çevreniz olmadığını varsayalım. Yeni insanlar tanımak zor değildir. Düşünün ki çok sevdiğiniz birisine kan gerekiyor. Acil bir ameliyat geçirecek. “Çevrem geniş değil” deyip oturur musunuz yoksa hemen telefona mı sarılırsınız? Cevabını vermeye bile gerek yok. Yaş gününüz kaç kişi geldi? Düğününüzde kaç kişi vardı ya da kaç kişi olacak? Üç beş davetliyle mi nikah ya da düğün yapacaksınız? Elbette hayır. Aslında çevreniz çok geniş farkında mısınız?
Aslında sorun çevrenin azlığı değil. Öyleyse, burada inanç ve ihtiyaç devreye giriyor. Sosyal sorunların çözümünde size gelen tekliflere “çevrem yok” şeklinde olumsuz bir cevap veriyorsanız, sorunları derinden hissetmiyorsunuz, henüz canınız yanmıyor demektir. Öyleyse, bu konuda önce kendinizi ikna etmelisiniz. Bu geri çekilişiniz şunu gösterir: Sözgelimi öğrencilere ya da yoksullara yardım konusunun sizin de gündeminizde olması gerektiğini, sizin de bu ülkede yaşadığınızı henüz farkında değilsiniz.
Ünlü bir iş adamı takım oyunculuğuyla yapılacak bir işe girer. Fakat yeni taşındığı yerde sadece dört kişiyi tanımaktadır. Fakat insanlarla tanışmak konusunda kendisini yetiştirir. Şu anda 40 ülkede ortakları var ve organizasyonunda yüz binlerce kişi bulunmakta. Bunu yapan kişi bir mühendistir ve iş adamı olmaya karar verdiği sıralarda oldukça sıkıcı ve sosyal olmayan bir kişiliğe sahiptir. İlginç değil mi?
Çevre, arızidir. Yani sonradan olur. Evet, ailemiz dolayısıyla bebekken bile çevremiz vardır. Ama çocuklarımıza sadece ailemiz dolayısıyla edindiğimiz bir çevre bırakmıyoruz. Her insan, geniş bir çevre edinebilir.
Her yerde insanlar var. Otobüslerdeler, vapurlardalar, kısaca her yerdeler. Selam verin, laf atın, şaka yapın. Tanışın onlarla. Kartınızı verip kartlarını alın. Tanıdığınız insan sayısı arttıkça, sizin çalışmalarınıza katılanların sayısı da artacaktır. Sizi reddedenlere kırılmayın. Onların da hazır olacakları bir zaman vardır. Toplumsal çözümlere ya da ortak projelere sıcak bakmaları gerektiğini anlayacaklardır. Saatlerce televizyon seyretmek yerine, kendilerini geliştirmek gerektiğini, öğrencilere, kimsesizlere yardım etmeleri gerektiğini farkına varacaklardır. Hayatlarının değişmesi için hükümetin, işverenlerinin ya da elemanlarının kısaca başkalarının değil, kendilerinin değişmesi gerektiğini idrak edeceklerdir.
Kötülerin örgütlendiği, iğrenç işleri için takım oyununu başarıyla uyguladığı bir dönemde iyilerin de organize olmayı, yasal yollardan örgütlenmeyi öğrenmeleri gerekir. Bu iyiler için ne bir hobi ne de keyfi bir şey değildir, vazgeçilmez bir görevdir.
Bazı insanlar bizi anlamıyorlarsa da, bizim onları beklememize gerek yok. “Herkesi sevin ama kimseyi uzun zaman beklemeyin” sözü çok hoşuma gider. Sonraki, sonraki, bir sonraki.
“Bizim aradığımız insanlar” da aslında bizi arıyorlar. Aradakileri hemen eleyip, bizi arayanlara ulaşalım derim.
-----------
Savaş ŞENEL: İngilizce Öğretmeni,
İletişim Danışmanı,
Okunaklı-Anlaşılır Yazarlık Koçu
Savaş ŞENEL'in Vizyon, Misyon ve Değerleri, Çalışmaları Hakkında Kısa Video, Kitapları,
Söyleşileri,
Uzmanlık Alanları ile İlgili Sayfaları,
Günlüğü-Blogu,
Resmî web sitesi,
Facebook sayfası,
Twitter hesabı,
Wattpad hesabı,
Linkedin hesabı,
Instagram hesabı,
About.me hesabı,
Youtube Kanalı,
“Kişisel gelişim kitapları” konusunda en önemli soru şudur: “kişisel gelişim kitapları” deyince ne anlıyoruz? Böyle bir tür, net bir şekilde tanımlanmış mıdır? Ne yazık ki hayır. Kişisel gelişim kitapları deyince, özellikleri belli net bir yazın/ edebiyat türü akla gelmiyor. Öyleyse, ben “kişisel gelişim” kitaplarını nasıl toptan red edebilir ya da toptan kabul edebilirim? Bu açıdan ben, “kişisel gelişim kitapları” üzerinde değil, münferit kitaplar üzerinde konuşurum. “Bu kitap yararlıdır, ya da beklendiği kadar yararlı olmayabilir” gibi yorumlar yaparım. Bu yorumlar da, sadece söz konusu kitaba bakarak değil, aynı zamanda kitabı okumak isteyen kişinin durumuna bakarak yapılan yorumlardır.
Eğer kişisel gelişim kitaplarının bazı insanları rahatsız eden yanları üsluplarıysa, yani bazı kısa ve sağlıklı olduğu düşünülen yollar öneren kitaplara kişisel gelişim kitapları diyorsak, çeşitli alimlerin yazdığı risaleler de bu tanıma uyar. “Aziz kardeşim, rızkında bolluk istiyorsan şunları yapmalısın” ya da “İnsanların sana muhabbet etmelerini arzu ediyorsan, şunlara dikkat etmelisin” diye başlayan kitaplar da kişisel gelişim kitapları sayılabilir. Sözgelimi Marifetname, bu anlamda bir kişisel gelişim kitabıdır. Çünkü okuyucuya, hayat yolunda zaman kazandıracağı düşünülen bir çok kısa-emin yol önerilmiştir.
Kişisel gelişim kitaplarına olan karşıtlığın sebebi beslendikleri kaynaklarsa, bu konu da artık sorun sayılmaz. Artık bize ait kaynaklara dayanan “kişisel gelişim” kitapları da var. Bunların belki ilk örneklerinden olan “Gençlere Tavsiyeler” adlı Prof. Dr. Ali Fuat Başgil tarafından yazılmış olan kitap, son derece yerel ve bize aittir. Ben, lise yıllarımda o kitaptan çok etkilenmiştim. Uzun izahlar yerine, kısa tavsiyeler beni çok etkilemişti. Çünkü hemen alıp kullanılabilecek tavsiyelere ihtiyacım vardı. Nedendir, niçindir sorularıyla ilgilenmekten yorulmuştum.
Ben şahsen kısa ve öz tavsiyeleri de seviyorum.
Akademisyenler zaman zaman buna karşı çıkıyorlar.
Uyguladığımız şeylerin kazanım olması gerektiğini hissediyorlar. Onların melankolik ve düşünmeye alışmış bir zihinleri var. Düşünmeye zamanları da var. Düşünmek ve keşfetmek için maaş alıyorlar. Ama ben sürekli düşünerek değil, işe yarar ilkeleri hemen alıp uygulayarak hayatımı sürdürmek zorundayım. Her ilkeyi kendim bulamam. Elbette, benim de düşündüğüm, kafa yorduğum konular var. Ama hayatımın her alanında, bir bilim adamı gibi oturup düşünecek zamanım yok. Sözgelimi deneyimli bir iş adamının, uygulayıp sonuç aldığı ilkeleri neden ben de uygulamayayım? Ben hayatımın her alanında akademisyen ya da felsefeci gibi davranıp her şeyi günlerce düşünemem ki!
İçerik konusuna gelince, “kişisel gelişim kitaplarının” içerikleri sakıncalı olabilir deniyor. Diğer kitaplar da sakıncalı olamaz mı? Hatta kitabın kendisi harika bir eser olduğu halde, herkese önerebiliyor muyuz? Elbette hayır. Ben sadece her “kişisel gelişim” kitabını değil, her kitabı ya da romanı da herkese önermem. Sözgelimi, Marifetname’yi herkes önerir misiniz, Muhakematı ya da Suç ve Ceza’yı, önünüze gelene tavsiye edebilir misiniz?
Kitaplara haksızlık yapmayalım. En iyi kitap bile, yanlış zamanda ya da yanlış kişiye önerildiği zaman zararlı ya da verimsiz olabilir. İyi ya da kötü olmak sadece “kişisel gelişim” kitaplarının sorunu değildir. Hele bir kitabı okumadan, kendiniz anlamadan öneriyorsanız, bu en kaliteli kitap ta olsa istediğiniz sonucu alamayabilirsiniz.
Ben “kişisel gelişim kitapları” denilen kitapları da okuyorum. Sözgelimi, bir iletişimcinin yıllarca biriktirdiği deneyimlerini neden okumayayım? Peki her söylediği bana uyar mı? Elbette uymayacak. Ama ben de tembellik etmem, uygulayarak hangilerinin bana uyup hangilerin bana uymayacağını anlarım. Sadece bana uyanların peşinde de değilim. Yararlı olacaksa, ben de değişmeye, kendimi yeni şeylere uydurmaya hazırım. Eh, o kadarını da yapalım artık!
Bu arada şunu da unutmayalım: uygulanmayan bilgi, size sadece konuyla ilgili kültür verir. Bilgi her şekilde güzeldir. Ama ancak uygulanırsa, işlevsel hale gelir ve istediğimiz sonuçları verir. Aksi halde “kişisel gelişim, kişisel gelişim” diyerek ortada dolaşan ama potansiyellerini kullanamayan bir sürü insana rastlarız.
--------------------
Savaş ŞENEL: İngilizce Öğretmeni,
İletişim Danışmanı,
Okunaklı-Anlaşılır Yazarlık Koçu
Savaş ŞENEL'in Vizyon, Misyon ve Değerleri, Çalışmaları Hakkında Kısa Video, Kitapları,
Söyleşileri,
Uzmanlık Alanları ile İlgili Sayfaları,
Günlüğü-Blogu,
Resmî web sitesi,
Facebook sayfası,
Twitter hesabı,
Wattpad hesabı,
Linkedin hesabı,
Instagram hesabı,
About.me hesabı,
Youtube Kanalı,
İş adamları ve iş kadınları da, zaman içinde kendi sektörlerinde boğulurlar. Aynı insanlar, aynı yüzler, aynı düşünce biçimleri içinde günler geçip gider. Kitap okuma alışkanlığı olan iş adamları da genellikle kendi alanlarıyla ilgili kitaplar ya da dergiler okurlar. Halbuki, biraz alan dışına çıkmakta yarar vardır. Sözgelimi, hikayeler, şiirler kitaplar okumak iyi bir seçimdir. Mesela “kişisel gelişim” kitaplarında hayal gücünüzü geliştirin denir. Durmadan bu konu işlenir. Peki bu nasıl olacak? Sadece “kişisel gelişim” kitapları okumak ta durmadan pusulaya bakmak gibidir. Oysa gidilecek yön belli, o halde harekete geçmek gerekir. Hayal gücümüzü geliştirmek için sadece “kişisel gelişim” kitapları okumak yetmez, sözgelimi şiir de hikaye de okumalıdır. Peki neden şiir?
Şairler kendi duygularını ya da başkalarının duygularını belirtmeye değil, hissettirmeye çalışırlar. Şair ve şiir, bilgilendirici bir işleve değil duygulandırıcı/ hissettirici bir işleve sahiptirler. Okuyucuya konuyu hissettirmek için de şairler, çok ayrı görünen şeyleri bir araya getirir, özgür düşünürler. Sözgelimi “kadeh gibi buğulanıyorum”, “seni uyudum gecelerce” ya da “içimde bir saat sedefle kaplanıyor” derler. Bir şair için düşüncenin sınırı yoktur. Hayal gücünün izin verdiğince, kelimeler dünyasında at koştururlar. Bunu, kavramları şaşırtıcı birleşimler halinde kullanarak yaparlar.
Sözgelimi, Bir şair deseydi ki “ince bileğinden seyredeyim dünyayı” belki insanlar gülecek, şaşkınlığa boğulacaklardı. Ama bugün bilezik gibi bileğe takılabilen, ince ve küçük olan televizyonlar yapıldı. Seyretmediğiniz zaman bilezik gibi kullanabiliyorsunuz.
Nurullah genç bir şiirinde “hangi nehre baksam sen akıyorsun derinden” diyor. Bu şiir, bana şu soruyu ilham edebilir. “Acaba bana bakan insanlar, derinde neyi görüyor?” İş adamları da şu soruyu sorabilir: “benim işletmeme giren insanlar, derinde ne görüyorlar? Bu işletmeye/ kuruma, görüneni aşan bir gözle bakıldığında, acaba ortaya çıkan nedir?” “Benim kurumumda , görünen makyajın altında ne akmaktadır?” Ya da “her hareketimin, duruşumun, gülüşümün ve diğer tavır ve eylemlerimin arkasında, dikkatli bir gözün yakalamasını istediğim şey nedir?” soruları sık sık sorulabilir.
İşmet Özel, “Uzun yola çıkmaya hüküm giydim” der. Belki de bu kavramı, ona sunulan ya da kendisini sorumlu hissettiği bir mecburiyetin nasıl bir duygu olduğunu anlatmak için kullanır. Bir iş adamı ya da herhangi bir insan seçtiği yolun onu nelere mecbur ettiğini bu sözle düşünebilir. Amaçladığı şeyler, şairi uzun yola çıkmaya mahkum etmiştir. “Acaba amaçlarım beni neye ya da nelere mecbur ediyor?” sorularını sorabiliriz.
“Ağaçlar gülüyorlardı” diyor şair. Ağaç güler mi diyeceksiniz belki ama şairin ruh hali evreni algılama şeklini etkilemiş ve ağaçların güldüğü hissine kapılmış. Peki sizin sektörünüzde ürünleriniz ya da hizmetleriniz ne yapabilir? Kendi ürün ya da hizmetlerinize benzeri ürün ya da hizmetlerde olmayan ne gibi bir özellik katabilir, ekleyebilirsiniz? Ürünlerinizin ya da hizmetlerinizin bir şekilde tüketicilere gülümsemesini sağlayabilir misiniz?
İş adamlarının neden şiir okumaları gerektiği konusunda size birkaç ip ucu vermeye çalıştım. Bakalım sizler okuduğunuz şiirlerden neler çıkaracaksınız?
-----------
Savaş ŞENEL: İngilizce Öğretmeni,
İletişim Danışmanı,
Okunaklı-Anlaşılır Yazarlık Koçu
Savaş ŞENEL'in Vizyon, Misyon ve Değerleri, Çalışmaları Hakkında Kısa Video, Kitapları,
Söyleşileri,
Uzmanlık Alanları ile İlgili Sayfaları,
Günlüğü-Blogu,
Resmî web sitesi,
Facebook sayfası,
Twitter hesabı,
Wattpad hesabı,
Linkedin hesabı,
Instagram hesabı,
About.me hesabı,
Youtube Kanalı,
İstanbul’daki ve diğer büyük şehirlerdeki trafik sorunları konusunda uzmanlarımız durmadan kafa yoruyorlar. Ben de, eğitimci bir vatandaş- yazar olarak konuya eğilme gereği duydum. “Sözgelimi İstanbul’un trafik sorunları nasıl çözülür” diye şöyle bir düşününce aklıma bir dolu şey geldi. Bunları sizinle paylaşmak isterim.
Öncelikle araba sahibi olma "konsepti"nin nasıl bir şey olduğu konusunda bir altyapı gerektiğini düşünüyorum. Bu kavramın netleşmesi için insanlara değişik seminerler verilebilir. “Arabasız Hayatın Hafifliği”, “Ticari Taksiler Nedir, İşlevleri Nelerdir?”, “Bugün Al Ömür Boyu Öde Kampanyaları ve Yan Etkileri” gibi seminer başlıkları aklıma gelenler arasında. “Araba Satın Alarak Sınıf Atlayabilir miyiz?” sorusu da başka bir seminer konusu olabilir. Bu seminerlerle vatandaşlar eğitilebilir. Gerçekten “arabaya ihtiyacı olmak” nasıl bir şeydir bu konuya açıklık getirilebilir.
Halihazırda arabası olanlar için de aklıma gelen başka bir yöntem daha var. Tek ve çift numaralı plakalar trafiğe sırayla çıkabilir. Bu, daha önce de kullanılmış bir yöntem. Bazı insanlar, bir gün boyunca bakkala ya da lavaboya arabasız gitmek zorunda kalacaklardır (!) ama bu da güzel bir deneyim olabilir.
Başka bir gün, evine giderken çiçek alma alışkanlığı olmayan insanların trafiğe çıkmamaları talep edilebilir. Her insan elini vicdanına koyacak ve geçen yıl içinde evine giderken eşine hiç çiçek almadıysa dürüst davranıp bir gün için trafiğe çıkmayacaktır. Bu insanlar, o gün toplu taşıma araçlarını kullanırken, bir yandan da neden evlerine yıl boyunca bir kere bile çiçek alıp gitmedikleri üzerinde kafa yorabilirler.
Zaman zaman da bir gün de eşini ve çocuklarını on dakika sabırla dinleme rekorunu kırmamış insanların trafiğe çıkmamaları istenebilir. Bir vatandaşımız son bir yıl içinde içinde eşini ya da çocuklarını bir kere bile on dakikadan fazla dinlememişse, daha çok televizyon seyretmişse ertesi gün trafiğe arabasıyla çıkmayacak ve bir yandan da konu üzerinde kafa yoracaktır.
Başka bir yöntem de okuma alışkanlığı olmayanların zaman zaman trafikten men edilmeleridir. Bu yöntem trafiği büyük oranda rahatlatacaktır. Okuma alışkanlığı olmadığı için iletişim sorunları da olan bir sürü insanın bir gün boyunca trafiğe çıkmadığını düşünsenize. Kavgasız gürültüsüz geçen o güzel günün sonunda Avrupa Birliği’ne hemen kabul edilmemiz bile mümkün.
Yine şiir okuma alışkanlığı olmayan ya da herhangi bir sanat dalıyla bir seyirci, dinleyici, okuyucu ya da koleksiyoncu olarak ilgilenmeyen insanların arabalarını garajlarında bırakmaları da istenebilir. Bu da trafiği oldukça rahatlatacaktır. Televizyonda ya da radyoda kazara duyduğu müzik türlerinden ya da aksiyon filmlerinden başka hiçbir sanat türüyle ilgilenmeyen insanların trafiğe çıkmaması bana olağanüstü bir fikir gibi geliyor.
Baktıkları her yerde nakit para arayan, fakat parayı bulsalar da saadeti bulamayan bu insanlar, parayla saadet arasındaki bağı kurabilecek estetik ve insani duyguları nasıl kazanabilecekleri konusunda düşünme fırsatı bulurlar. O gün işlerine yürüyerek giderlerse bu düşünme seansı daha da verimli olabilir.
Bunlar benim kendimce bulduğum yöntemler. Belki de biraz değişik oldu. Ama sizler de düşünün. Sonra da aklımıza gelen çareleri toparlayıp gerekli mercilere bildirelim. Ne dersiniz?
-----------
Savaş ŞENEL: İngilizce Öğretmeni,
İletişim Danışmanı,
Okunaklı-Anlaşılır Yazarlık Koçu
Savaş ŞENEL'in Vizyon, Misyon ve Değerleri, Çalışmaları Hakkında Kısa Video, Kitapları,
Söyleşileri,
Uzmanlık Alanları ile İlgili Sayfaları,
Günlüğü-Blogu,
Resmî web sitesi,
Facebook sayfası,
Twitter hesabı,
Wattpad hesabı,
Linkedin hesabı,
Instagram hesabı,
About.me hesabı,
Youtube Kanalı,
Parayla mutluluk arasındaki ilişkinin, “otomatik” bir ilişki olmadığını çok sık anlatıyorum. Paranın çok önemli olmadığı gibi “romantik” bir söyleme inanmadığımı da söylemeliyim. Para, iyi insanlar için hiç bu kadar gerekli bir araç olmamıştı. Fakat, onun kendi başına mutluluk getireceği inancını da bir o kadar “romantik” buluyorum.
Parayla, hiçbir kavram arasında doğrudan bir ilişki yoktur. Bu ilişkiyi şekillendiren ve yapılandıran, insanın konuya karşı takındığı tavırdır. Kısaca ifade etmek gerekirse, insanın parası olması, varlıklı olduğunu göstermez. Her “zenginin parası vardır. Ama her parası olan herkes zengin değildir” de diyebiliriz.
Paranın saadetle aramızdaki bağı kurmasında, konuyu çerçeveleme/ planlama tarzımız çok önemli olsa gerek. Onun araç olduğunu ve bizi ulaştırması gereken hedeflerin zihnimizde net olması gerektiğini unutmamalı. Konuya “parayı bir kazanalım, sonra ne yapacağımızı düşünürüz” şeklinde bakan bir insanın para kazanması zordur ve kazansa bile, hazırlıksız olduğu için, büyük ihtimalle kazandığını yerli yerince kullanamayacaktır. Maddi durumlarını daha iyiye götürürken, paranın araç olduğu gerçeğini unutan insanlar, onu kazandıkları zaman mutlu olmayı ne yazık ki beceremiyorlar. Parayı kazanırken, onu kullanmayı da öğrenmeyen kişiler, banka hesap cüzdanları kabarık ama yürekleri fakir bir hale gelebiliyorlar.
Başka bir önemli nokta da, baştan netleşmiş hedeflerin solmaya yüz tutmasıdır. Paranın bir araç olduğunu başlarda iyice sindirdiğimiz halde, zamanla bu gerçeği unutabilir ve “niyeti bozabiliriz”. Bu, her konuda olduğu gibi, para konusunda da geçerlidir. Ailesine daha çok zaman ayırabilmek, başkalarına yardım etmek v.s. düşüncesiyle yola çıkan insanlar, kendilerini kaliteli kitaplar ve arkadaşlarla beslemezlerse, para denilen köprüde takılıp kalabilirler. Karşı sahile ulaşmak, onlar için hayal olabilir ya da eski anlamını yitirebilir. “Parayı kullanan insanlar” değil “paranın kullandığı insanlar” olma tehlikesine düşebilirler. Sevgi ve ilgi yerine nakit dağıtan insanlar olmak ne kadar üzücü!
Başka önemli bir konuysa, paranın bize geliş şekli, kazanırken takip ettiğimiz tarzdır. Başkalarını “harcayarak” ve “ne olursa olsun” para kazanmaya alışan insanlar, mutluluğu hak etmezler. Onları sevmeyen, onlara düşman olan insanlarla etraflarını çevrelemiş olurlar. Başkalarına da kazandırarak para kazanan insanlar, kıskanılmazlar, el üstünde tutulurlar. Paylaşarak, gözeterek kazanan insanların kazançlarında başkalarının gözü olmaz. Elbette her zaman çekemeyenler, haset edenler olacaktır, ama bunlar büyük bir tehlike oluşturmazlar, aleyhte “kamuoyu” haline gelemezler.
Okullarımızda ne yazık ki finansal zeka üzerine dersler yoktur. Paranın iyi bir araç olduğu ve sadece insana hizmet için var olduğu anlatılsa da, bu gerçeğin ciddi bir eğitimle öğrenciler tarafından sindirilmesi sağlanmaz. Umarım bu durum yakın zamanda düzelir.
Varlıklı insanlardan oluşan bir toplumdan yanayım. Ama bu insanlar, sanatla ilgilensinler, ihtiyaç sahibi olan insanlara vizyon kazandırsınlar isterim. Ceplerindeki paradan daha çok üzerlerinde zarafet, incelik olsun isterim. Her şeylerini kaybetseler de, her şeyi yeniden inşa edebilecek bir vizyona sahip olmaları benim hayalimdir.
Ben, iyi insanların zengin olmalarından ve başkalarına da sadece sadaka değil umut ve vizyon vermelerinden yanayım.
-----------
Savaş ŞENEL: İngilizce Öğretmeni,
İletişim Danışmanı,
Okunaklı-Anlaşılır Yazarlık Koçu
Savaş ŞENEL'in Vizyon, Misyon ve Değerleri, Çalışmaları Hakkında Kısa Video, Kitapları,
Söyleşileri,
Uzmanlık Alanları ile İlgili Sayfaları,
Günlüğü-Blogu,
Resmî web sitesi,
Facebook sayfası,
Twitter hesabı,
Wattpad hesabı,
Linkedin hesabı,
Instagram hesabı,
About.me hesabı,
Youtube Kanalı,
Zaman zaman çevremdeki insanlardan duyduğum ve sizin de duyduğunuzu sandığım bir ifade var: “Ah babam zengin olsaydı, şimdi ne işler kurardım!” ya da “piyangodan büyük bir para çıksa neler yapardım!” Bu tür cümleler, tamamen bir aldanma ifadesidir ve insanların paranın doğasından haberleri olmadığını gösterir. Para, yönetilmesi için bilgi ve deneyim gerektiren bir kavramdır. Dolayısıyla, parayla ilgili tek sorunsal onun nasıl geleceği değil, aynı zamanda nasıl korunacağı ve nasıl kullanılacağıdır.
Bu anlamda, para kazanamayan, bu beceriden yoksun biri, büyük olasılıkla bir şekilde kazandığı büyük miktarlardaki parayı elinde de tutamayacaktır. Bu açıdan paranın kazanılması ve onun elde tutulup doğru kullanılması aslında birbiriyle ilgili kavramlardır. Birini beceremeyen diğerini de beceremez diye düşünüyorum. Bu sebeple, doğru kullanmayı öğrenene kadar, beni hedeflerimden uzaklaştıracak miktardaki bir parayı kazanmak istemiyorum. Kazanmam için, kendi hedeflerime hizmet edecek olan düşünce tarzımı, bir bedel olarak benden alacak olan parayı da istemiyorum. Çünkü, o zaman para benim için bir eşya olmaktan çıkıp bir efendi olacak diye düşünüyorum.
Bu açıdan yavaş yavaş kazanmayı ve paranın gerektirdiği yapılanmayı oluşturmama izin veren bir süreci tercih ediyorum. Paranız olduğunda, zaten karmaşık olan insan ilişkileri, çatışmalar, dengeler v.s. daha da karmaşık hale gelecek. Sizi hiç aramayan insanlar, size daha farklı davranmaya başlayacaklar. Kazandığınız paradan rant sağlamaya çalışan “kötü” insanlarla nasıl başa çıkacaksınız? Kimin size paranız için, kimin içtenlikle yaklaştığını nasıl anlayacaksınız? Bütün bu sorulara uygun cevaplar ve olaylar karşısında uygun tepkiler vermek, piyangodan para kazanan bir insanın harcı değildir.
Bu açıdan, paranın bir araç olduğu ve kullanım kılavuzuna ihtiyaç duyduğunu göz ardı etmemeli derim. Parayı kendisine yakıştırmış ve binek atı gibi kullanan biri olmak, bana oldukça çekici geliyor. Fakat, her haliyle “kazara” zengin olduğu hissini veren ve bilinç düzeyinde ilerlememiş biri olmak ta bana bir o kadar itici geliyor. Parasızken durmadan loto oynayan birinin, para sahibi olunca kumar oynayacağı ihtimali bana çok uzak gelmiyor. Paranın, insanda olan çekirdekleri yeşerttiğini düşünüyorum. Dolayısıyla para kazanma sürecinde, kişinin, içinde taşıdığı iyi tohumları da beslemesi gerektiğini düşünüyorum.
Güzel bir arabada zarafetle oturan, trafik kurallarına uyan, yayalara yol veren ve parasının yanında artı değerlere sahip bir insan bende hayranlık uyandırıyor. Fakat, parasından başka bir şeyi olmadığı hissini veren insanlar da, bir o kadar sıkıcı geliyor. Sohbetleri sıkıcı ve bunaltıcı bir hal alıyor. Paranın, hayat içinde sadece bir renklendirici olduğunu unutan bu insanlar, onu tek renk olarak kullanıyorlar. Önce parlak gelen bu renk, sonraları yerlerini almadığı halde sildiği diğer renkleri özletiyor. Bu özlemi, paraya sahip olan kişi yaşamasa da, çevrelerindeki insanlar çok sık duyuyorlar.
Bu açıdan, insanları eğitmeden onların zengin olmalarına yardım etmenin yararına inanmıyorum. İçtiği sigaranın parası kadarını kitaplara harcamayan bir insana neden başarılı olması için önerilerde bulunayım ki? Bir insanın nasıl kullanacağını bilmediği bir araçla kendisini ya da başkalarını yaralamasına neden yardım edeyim ki?
Evinde güzel bir kitaplığı, film arşivi, okuma odası olan varlıklı insanları takdir ediyorum. Çevrelerindeki insanlara sadece çek yazmayan, onlara umut ve vizyon veren varlıklı insanları ilgiyle takip ediyorum. Zengin insanların, bol bol kütüphane kurmalarını arzu ediyorum. Varlığı paylaşmanın en iyi yollarından biri de budur diye düşünüyorum.
-----------
Savaş ŞENEL: İngilizce Öğretmeni,
İletişim Danışmanı,
Okunaklı-Anlaşılır Yazarlık Koçu
Savaş ŞENEL'in Vizyon, Misyon ve Değerleri, Çalışmaları Hakkında Kısa Video, Kitapları,
Söyleşileri,
Uzmanlık Alanları ile İlgili Sayfaları,
Günlüğü-Blogu,
Resmî web sitesi,
Facebook sayfası,
Twitter hesabı,
Wattpad hesabı,
Linkedin hesabı,
Instagram hesabı,
About.me hesabı,
Youtube Kanalı,