28 Şubat 2012 Salı

Dindarın ateşle imtihanı: Zenginliği Yönetmek


Sahip olduğumuz herbir şey yönetim bilgisi gerektirir.
Öğrencilerimle söyleşilerimde veya seminerlerimde üzerinde sıklıkla durduğum konulardan birisi varlığı yönetebilmek konusudur. Mesela güzellik bir varlıktır kadınlar güzel olmak isterler, ama güzel olmanın yönetilmesi gereken bir varlık-değer olduğunun farkında olan kadın sayısı fazla değildir. Güzel bir kadınsanız, birçok art niyetli beklentinin, kıskançlık durumunun ve buna benzer bir sürü şeyin merkezinde olursunuz. Bütün bunlar yönetilmesi gereken durumlardır. Mesela bir arabanız varsa, o da yönetim gerektiren bir değerdir. Arabanızı ne sıklıkta kullanacağınız, nerede park edeceğiniz, yıllık bakımının, vergilerinin takibi vs gibi konular artık hayatınızdadır ve bütün bunları takip ve organize etmeniz gerekir.
Zenginleştikçe yönetmeniz gereken şeylerin sayısı artar
yazının devamını okumak için bu satırları tıklayınız.
-----------------------

SAVAŞ ŞENEL KİTAPLARI

AZ ACILI VE KALICI İNGİLİZCE-YABANCI DİL ÖĞRENMEK İÇİN PÜF NOKTALARI
Kitabın Tanıtım Yazısı
Kitabın Facebook sayfası
Kitabı buradan satın alabilirsiniz: Kitapyurdu.com

(Kitabı İmzalı Edinmek İsterseniz Bize Yazınız: savassenel@gmail.com)

ÇAY SAATİ İÇİN HAFİF YAZILAR


(Kitabı İmzalı Edinmek İsterseniz Bize Yazınız: savassenel@gmail.com)




(Kitabı İmzalı Edinmek İsterseniz Bize Yazınız: savassenel@gmail.com)
-------------------

17 Şubat 2012 Cuma

Güliver’in Seyahatleri ve Türkiye’de yazar olmak!


Türkiye'de yazar olmak müşkül mes'eledir!

Ne zenginler varmış!

Üniversitede İngiliz Edebiyatı derslerinde, “Güliver’in Seyahatleri” adlı kitabı da ele almıştık. Bu sayede, sözü geçen bu romanın aslında çocuklar için yazılmış bir masal kitabı değil, gerçekte, dönemin siyasî olaylarının eleştirildiği bir hiciv kitabı olduğunu öğrenmiştim. Öğrendiğim başka bir şey de, Jonathan Swift’in bu kitabı, zengin bir kentsoylunun konağında uzunca bir süre misafir edilerek ve bütün masrafları karşılanarak yazmış olduğuydu. Yine bizden bir düşünürün hayatını okurken, Tahir Paşa adlı eşraftan birisinin, konağında ulema ve edipleri misafir edip, onlara çalışma ortamı sunduğunu öğrenmiştim.
Yazının devamını okumak için bu satırları tıklayınız.
-----------------------

SAVAŞ ŞENEL KİTAPLARI

AZ ACILI VE KALICI İNGİLİZCE-YABANCI DİL ÖĞRENMEK İÇİN PÜF NOKTALARI
Kitabın Tanıtım Yazısı
Kitabın Facebook sayfası
Kitabı buradan satın alabilirsiniz: Kitapyurdu.com

(Kitabı İmzalı Edinmek İsterseniz Bize Yazınız: savassenel@gmail.com)

ÇAY SAATİ İÇİN HAFİF YAZILAR


(Kitabı İmzalı Edinmek İsterseniz Bize Yazınız: savassenel@gmail.com)




(Kitabı İmzalı Edinmek İsterseniz Bize Yazınız: savassenel@gmail.com)
-------------------

13 Şubat 2012 Pazartesi

"HAİN" SATICILAR




Bir seferinde oğluma bisiklet alma sözü vermiştim. Onun için koyduğum hedefleri yerine getirmiş ve sanıyorum en az bir kere bu bisikleti rüyasında görmüştü. Yani artık eline geçecek olan şeyi sadece istemiyor, aynı zamanda özlüyordu. Derken oğlumu telefonla arayıp onu ofisime davet ettim.

Oğlumla birlikte biraz dolaştıktan sonra, bir mağazaya gittik. Görevli bayan, bize kocaman bir bisiklet gösterdi. Bu bisiklet bizim oğlanın belki 3 sene sonra binebileceği yükseklikte bir bisikletti ve çocuk, ters bir durumda fena düşerdi. Ben bu düşüncelerimi bayana anlatınca, o bana: “Yok yok uygundur” dedi. Bu sefer de ben ona: “Size bir soru: Bu çocuk sizin çocuğunuz olsaydı, ona bu bisikleti alır mıydınız?” dedim. Kadıncağız duraksadı ve: “Tamam ben size depodan başka bir bisiklet getireyim” dedi. Onun depodan getirttiği bisikleti aldık ve bizim bebe de bisikletine kavuşmuş oldu.

Bir seferinde kıymetli bir misafirimle İstiklâl Caddesi’nde dolaşırken, acıktığımızı fark ettik. Misafirimi kendimce güzel bir yerde ağırlamak istiyordum. Bu sırada güzel bir lokantada “Çiğköftemiz bulunmaktadır” yazısını görünce oraya girdik. Neyse siparişlerimizi verdik ve sohbet etmeye başladık. Siparişlerimiz gelince bendenizin hayalleri suya düştü. Çünkü bana çiğköfte diye kısır getirmişlerdi. Emin olmak için, durumu misafirime de sordum ve o da söz konusu olan şeyin kısır olduğunu söyledi. Bunun üzerine garsonu davet ettim ve: “Yahu bu kısır, çiğköfte değil ki!” dedim. Pişkin garsonumuz: “Bu çiğköftedir” dedi. Yanımdaki misafir rahatsız olmasın diye konuyu uzatmadım ve kırk yıllık kısırı çiğköfte niyetiyle yedim.

Bendeniz gittiği yerlerde “arıza” arayan birisi değilim. Sessizce işlerimi halledip gitmek veya sakince yemek yiyip-sohbet etmek isterim. Ayrıca göze batmayı da hiç istemem. Ama çocuğumun boyuna uygun olmayan, onun için tehlikeli olabilecek bir bisikleti bana satmaya uğraşan bir satıcıyı göz ardı edemem. Hâliyle, bana çiğ köfte diye kısırı “yutturmaya” çalışan bir garsona birkaç kelime söylerim. Gittiğim yerlerde, ayın elemanı olmak için, bana yakışmayan bir şeyi satmaya veya istemediğim bir şeyi yedirmeye hazır bulunan kişilerle karşılaşmayı ve onlarla “kapışmayı” ben de istemiyorum. Ama “para” denen şeyi kazanmak kolay değil ve parasını verdiğim şeyin niteliklerine de ben karar vermek isterim. Çünkü ben tüketiciyim.

Dürüst satıcıları her zaman takdir ederim. Öğrencilerime satış sektörüne kenarından köşesinden girmelerini öneririm. Çünkü satış işi sizin, insanları, para kavramını, toplumu hakkıyla tanımanıza yardımcı olur; başarılı olursanız, geliriniz, dolayısıyla seçenekleriniz artar; maddî ve manevî olarak rahatlarsınız. Ama tüketiciyi yanıltarak veya kandırarak “başarılı” olma fikri beni rahatsız ediyor. Seminerlerimde en çok vurguladığım ilkelerden birisi de budur.

Yoksa ben de her gelen öğrenciye İngilizce öğrenmek için neler yapmaları gerektiğini sabırla anlatmak yerine, onlara 6 ayda İngilizce öğretebileceğimi söyleyebilirim ve inanın buna inanan çok kişi çıkar. Çünkü günah ve ütopya kolay pazarlanırmış! Ama ben hayal satarım, ütopya satmam, çünkü hayaller gerçekleşebilirler, fakat ütopyalar, adı üzerinde, gerçekleşemezler!

Bu tür kandırmaca ticaretinin acı örneklerine her depremde tanık oluyoruz. Ve Van’daki elim depremde de aynısını gördük. Çeşitli şekillerde eksik malzeme ve teknik ihmallerle yapılmış olan binaların sebep olduğu fazladan can kayıpları yaşadık. Osmanlı döneminden kalma binalar yıkılmazken, en yeni teknolojiyle yapıldıkları söylenen binalar kâğıt gibi yıkılıyor. Demek ki her inşanın temeli ahlâkmış! İşin acı yanı, bu şekilde binalar yapan kişiler, belki de uzun yıllar başarılı insanlar olarak tanındılar ve kim bilir, belki de hayır işlerine yardım ettikleri için “hayırsever” olarak bilindiler.

Biraz aklı olan herkes takkeyi külâh diye yutturacak birisini veya birilerini bulabilir. Ama herkes ana kuzusudur ve Birisi hepimizi gözetliyor! Yanlış biliyorsam düzeltin…

Yeni bir yazıda görüşmek üzere…

-----------------------

SAVAŞ ŞENEL KİTAPLARI

AZ ACILI VE KALICI İNGİLİZCE-YABANCI DİL ÖĞRENMEK İÇİN PÜF NOKTALARI
Kitabın Tanıtım Yazısı
Kitabın Facebook sayfası
Kitabı buradan satın alabilirsiniz: Kitapyurdu.com

(Kitabı İmzalı Edinmek İsterseniz Bize Yazınız: savassenel@gmail.com)

ÇAY SAATİ İÇİN HAFİF YAZILAR


(Kitabı İmzalı Edinmek İsterseniz Bize Yazınız: savassenel@gmail.com)




(Kitabı İmzalı Edinmek İsterseniz Bize Yazınız: savassenel@gmail.com)
-------------------

Hayattaki Duruşunuzun Kaynağı Nedir? Karar mı yoksa İhmal mi? İnat mı Yoksa Sebat mı?





Kitaplar ve okuma sebepleri
Vaktiyle üniversitede çalışırken, derslerden birisinde, öğrencilere hangi kitapları okuduklarını ve okumakta oldukları kitabı neden okuduklarını soruyordum. Bir öğrencim Kuran-ı Kerim okumayı çok sevdiğini söyledi; ben de ona herkese sorduğum gibi Kuran-ı Kerim’i okumayı neden sevdiğini sordum. Bunun üzerine sınıftaki diğer öğrenciler gülüşmeye başladılar, çünkü onlara göre cevabı belli olan bir soru sormuştum. Soruma muhatap olan öğrencim gayet sakin bir şekilde: “Çünkü tarihî kıssaları seviyorum ve Kuran-ı Kerim’de de tarihî kıssalar var!” dedi. Bu sefer sınıftaki diğer öğrenciler sessizliğe gömüldüler. Çünkü onların beklediklerinden daha farklı bir cevap gelmişti. Soruma muhatap olan öğrencinin Kuran-ı Kerim okumasının tek sebebi elbette bu değildi. Belki arkadaşlarını şaşırtmak istedi belki de kendisi için önemli ve ilginç olan bir sebebi vurgulamak istedi; bilemiyorum.

Bir şeyi neden yaparız veya yapmayız?
Öğrencilerim, arkadaşlarım veya çocuklarım yaptıkları veya yapmadıkları bir şeyden söz ettiklerinde, zaman ve zemin uygunsa, o şeyi yapmalarının veya yapmamalarının sebeplerini sorarım. Mesela birisi sigara kullanmadığını söylediği zaman, hiç kimse bunun sebebini sormaz. Ama ben sorarım. Çünkü muhatabımın yapmadığı şeyi neden yapmadığının farkında olmasını arzu ederim. Ayrıca ve daha da önemlisi konuyla ilgili olarak çok önemsediği ve kişisel bir sebebi olup-olmadığını anlamak isterim. Yine bir öğrencim kitap okumayı sevdiğini söylerse, ona sebeplerini sorarım; “Bunu da soracak ne var? Kitap okumanın ne kadar iyi olduğunu herkes biliyor!” demem.
Çünkü her zaman ilginç, farklı veya oldukça kişisel bir cevap gelebilir. Cevaplar konusunda Tahminlerim olur; ama en iyisi sormaktır. Onlara sorular sormamın diğer bir sebebi de, onlarda konuyla ilgili olarak bir farkındalık olmasını isteyişimdir. Çünkü bir kişinin, bir şeyi neden yaptığı veya neden yapmadığı konusunda net bir sebebi yoksa, o şeyi “sadece” yapıyor veya yapmıyor olması, yalnızca temelsiz bir alışkanlık veya belki de bir “inat” hâli olabilir. Ama konuyla ilgili sebepleri varsa, bir şeyi yapıyor veya yapmıyor olmamak, bir karar ve bir sebat durumu inşa eder.

Genel ve kişisel sebepler

Konuyla ilgili olarak kişisel bir sebep olması da o konudan keyif alınmasını ve kişinin kendi kararına karşı duygusal anlamda ilintili olması anlamına gelir. Mesela “fast food” yemeyen birisine neden “fast food” yemediğini sorarım. Sözgelimi o bana “fast food sağlığa zararlı” derse, daha kişisel olan başka bir sebep daha bulmasını söylerim ve sözgelimi: “Bende kilo yapıyor ve ben fazla kiloyu sevmem” gibi bir cevap alırım. Eğer: “Bende kilo yapıyor ve ben fazla kiloyu sevmem” gibi bir cevabı önce verirse, onun daha genel sebep bulmaya da teşvik ederim. Çünkü kişisel sebeplerin de yeterli olmadığı durumlar vardır. Sözgelimi sigarayı “masraflı” olduğu için bırakan birisi, gelir durumu düzeldiğinde veya kendisi daha varlıklı bir hâle geldiğinde sigara içmeye yeniden başlayabilir. Ama sigaraya verilen paranın “israf” olduğuna inanan ve daha genel bir sebebi olan kişi, zengin olsa da sigara içmez veya gönül rahatlığıyla içemez.

Yüksek Adanmışlık Düzeyi

Dolayısıyla sözgelimi alkol almıyorsunuz ve “haram olduğu için almıyorum” diyorsunuz; fakat yine de kişisel bir sebep daha bulmanızda yarar var. Mesela: “Alkol kötü kokmama sebep oluyor” derseniz, bu konuda çift dikiş atmış olursunuz. İslamî bir paradigmaya sahip olan okurlarım (“dindar okurlarım” demiyorum, çünkü İslamiyet olmasa bile, herkes bir sistemin dindarıdır): “Mühim olan Allah rızası için yapmak veya yapmamak; haramsa bitmiştir!” diyebilirler. Fakat bu bahsedilen düzey çok yüksek bir adanmışlık düzeyidir ve böyle bir düzeyde bir adanmışlığa sahip olana kadar, her şeyle kişisel bir bağ kurmanız gerekir. Bunun başka ve önemli olan diğer bir yararı da, bir konudan alabileceğiniz ve hakkınız olan bir keyfi de almalısınız. Bize “çile kültürü” yanlış bir şekilde öğretilmiştir. Bazı hayatî konularda ve görevlerde herhangi bir keyif veya ücret beklemezsiniz. Ama bir süreçten keyif almak mümkün ve de masum bir haksa, neden ondan keyif almayalım? Sizin kendi masum haklarınızdan vazgeçip, kendinize sıkıntı vermenize gerek yok. Zaten hayatta bir şeyleri inşa etmek için çalışırken, sıkıntılı anlar da sizi ziyaret edecektir.

Sağlam Sebepleri olan kişiler sıkı dururlar!

Çevrenizdeki kişilere rehberlik ederken, onların genel sebepler yanında kendilerine has sebepler de bulmalarına yardımcı olmanızı öneririm. Daha önce de belirttiğim gibi, hayatta hiçbir beklentiyi veya keyfi düşünmeden ve bütün varlığınızı ortaya koymanız gereken anlar vardır. Tarihimiz bu tavrın örnekleriyle doludur. Bununla birlikte, sözgelimi bir öğrencinin sadece küresel-global dengeler gerektirdiği için İngilizce öğrenmesi yerine, İngilizceyi şahsen hoşuna giden bir etkinliğe de vesile kılması çok büyük yararlar sağlamaktadır. Sözgelimi İngilizce yemek tarifleri okuyabilmeyi de İngilizce öğrenme sebepleri arasında tanımlaması çok daha verimli olmaktadır.

Sebepleriniz, her zorlu işteki kaldıraçlarınızdır: İki tür kaldıracı da kullanın; Bir konuda hem genel hem de kişisel sebebiniz veya sebepleriniz olsun derim.

-----------------------

SAVAŞ ŞENEL KİTAPLARI

AZ ACILI VE KALICI İNGİLİZCE-YABANCI DİL ÖĞRENMEK İÇİN PÜF NOKTALARI
Kitabın Tanıtım Yazısı
Kitabın Facebook sayfası
Kitabı buradan satın alabilirsiniz: Kitapyurdu.com

(Kitabı İmzalı Edinmek İsterseniz Bize Yazınız: savassenel@gmail.com)

ÇAY SAATİ İÇİN HAFİF YAZILAR


(Kitabı İmzalı Edinmek İsterseniz Bize Yazınız: savassenel@gmail.com)




(Kitabı İmzalı Edinmek İsterseniz Bize Yazınız: savassenel@gmail.com)
-------------------

4 Şubat 2012 Cumartesi

İşkence, 12 Eylül darbesi, Facebook bağımlıları, filmler ve diğer kısa notlar




Uzun zamandır bloglarıma yazı eklemedim; daha çok farklı web sitelerine yazı gönderdim. Derken bugün de buraya bazı kısa notlar ekleyeyim dedim.


İşkence nedir?: Sözgelimi “dinlenmek, deniz, kum, sükunet, öğlen uykusu; işte tatil” dersem, sadece “tatil” demekten daha açıklayıcı, etkileyici ve özendirici olur. Bunun gibi “işkence görmek” kelimesi yerine, “Aç bırakılmak, elektrikle eziyet edilmek, dayak yemek, ıslak, soğuk betonda baygın kalmak, kan tükürmek vs” dersem, durum daha iyi anlaşılır.


Bu sebeple, kendi bebesinin gece üstü açıldığında içi cız edecek olan, fakat başkaları için işkenceyi hoş gören basit, tutarsız ve dahi ahlaksız kişiler için, bu tür açıklamalar belki daha etkili olabilir.



Darbe dönemlerinde işkence, bu aptalların sandığı gibi, insanları daha büyük felaketleri engellemek amacıyla konuşturmak için ve kerhen, yani isteksizce yapılmış da değildir. Maksadı aşan bir şekilde, yıldırmak, bezdirmek, kişinin bütün ruhi ve bedensel özelliklerini çökertmek, devletin ve özellikle bazı güçlerin “azametini” göstermek için yapılmıştır. Buna çoğu zaman, işkencecilerin de keyfi tutumları eklenince durumu siz düşünün. Devletin masası bile memura zimmetliydi ve kaybolduğunda sorumlu oluyordu. Ama işkence edilen kişilerin kaybında hiçbir sorumluluk yoktu. Bazı durumlarda amaç, öldürmeden acıtmak bile değildi. Kişi zaten öldürülecekti, amaç ölene kadar mümkün olduğunda acıtmaktı.


Akrabalarımdan birisi daha çocukken hırsızlık isnadıyla yakalanmıştı. Suçlu olmadığını kanıtlayana kadar birkaç arkadaşıyla karakolda işkence görmüştü. Ağızlarına tuz ve biber basılmıştı ve ardından susuz bırakılmışlardı. Basit bir hırsızlık isnadıyla birkaç gence bunu yapanlara, o gençlerin devlet ve millet düşmanı olduklarını söylediğinizde kim bilir neler yapmazlar!



12 Eylül Darbesi ve geçmişe dönük hesaplar: 12 eylül darbesinden bir süre sonra, dayımla boğaça sattığımız tezgâhın yanına yaşlı bir amca gelmişti. Dayım bazı konulardan rahatsız olduğunu söylüyordu. Bir zabıta bizi zorluyordu ve rüşvet bekliyordu. Bu yaşlı adam hipnotize olmuş bir şekilde bize baktı: “Bakın darbe oldu, huzurumuz yerinde; bu huzuru bozmayın gençler” dedi. Ben çocuktum ve adama bakakaldım. Samimiyetle yazıyorum ki o çocuk aklımla aklıma gelen soru şu idi: “Asker darbe yapıp-idareyi almadığı sürece bu memlekette huzur olmayacak mıydı?” O vakit bu soruyu bu asker emeklisi amcaya soramamıştım.


Darbenin kendisi uygun bir yöntem olmadığı için, sonrasındaki olaylara şaşırmanın da bir anlamı yok. Ama fikirsel-düşünsel sınırlamaları bir yana bırakalım, annesi veya babası konuşsun diye çocuklara işkence etmek, işkenceyle Nutuk ezberletmeye çalışmak ve daha nice şeyler de yenilir-yutulur cinsten değil. Meşrebim ve terbiyem, haklı göründüğüm durumlarda bile, bedduaya müsait değil, çünkü haklı olarak da beddua etmeye alışırsanız, bir gün hakkınız olmadığı bir konuda da beddua edersiniz. Ama Allah Adil ve Müntakimdir. Başka bir şey söylemiyorum. Öbür tarafta herkes yaptığının karşılığını görecek, ama bu tarafta da suçlular kanun yoluyla bulunmalı, hak ettikleri ceza kanun yoluyla ve adaletle verilmeli.


Facebook bağımlıları: Bazı kişilerin fena hâlde Facebook hastası olduklarını görmekteyim. Bundan kast ettiğim şey, sosyal medyayı belli bir vizyon ve misyona uygun şekilde kullanmak değil. Reeldeki ilişkileri ihmal ederek ve misafirlerinin yanında facebook hesabına bilgiler girmekten ve sayfasının editörü olmamasından söz ediyorum. Bir yere gidiyorsunuz, orada birisinin ofisine kişiye selam vermek için giriyorsunuz. Misafirlerinin yanında faccebookla meşgul olduğunu görüyorsunuz.


Beni en çok güldüren olay da kendisine e-mail adresini sorduğum birisinin bana bir uzman edasıyla: “Savaş Bey artık herkes Facebooktan haberleştiği için pek e-mail kullanılmıyor” demesiydi. Söylediği şeyin saçmalığı bir yana, söylemediği, ama ses tonundaki “Bu işlerden pek anlamıyorsunuz sanırım” mesajı da cabasıydı! Karşısındaki Savaş Bey, interneti yeni tanımış olan, facebook nedir, e-mail hesabı nedir bilmeyen birisiydi. Böylece Facebook olayının e-mail olayını gereksiz kıldığını da öğrenmiş oldu! Bence işin aslı bence bu kişi hiçbir zaman bir e-mail hesabı kullanmamıştır ve internetle Facebook vasıtasıyla tanışmıştır! Facebook’un kendisi bir email hesabı gerektirirken, milyonlarca insan e-mail hesabı kullanırken, e-mail hesabı edinmenin gereksiz olduğunu bunu söylemek… Neyse…


Facebook ve fotoğraf albümleri: Benim çocukluğumda misafirliğe gittiğimizde, evin hanımı fotoğraf albümlerini ortaya çıkarırsa, bunlara sadece bayanlar bakarlardı. Fotoğraf albümlerine bakmak erkek işi değildi. Şimdi Facebook bakıyorum da ne fotoğraflar var! “Kullanıcılar Facebook hesaplarına fotoğraf eklemesinler” demiyorum, ama “sosyal medyada yaptığınız her şeyi danışmalısınız”, “İnternete koyduğunuz hiçbir şeyi geri alamazsınız” ve “hangi fotoğrafları paylaşacağınızı iyi seçin veya dışarıdan bakan birisine danışın” diyorum.


Sizi veya hayatınızı bir “hergele” şekillendirmesin: Facebook denen icadın mucidi yeni yetme birisidir ve şu anda hayatları şekillendirmektedir ki, daha bu genç adamın kendi hayatı şekillenmemiştir! En son Facebook’un alkollü içki şirketleriyle anlaşma yaptığını öğrendim. Yani çok kötü bir işe alet oluyor. “Amway vs gibi şirketlerin distribütörlerine yerli malı kullanmak lazım” diye vaaz edenlere gidin bakın hemen hepsinin Facebook hesabı vardır ve iştahla video, resim paylaşıp sonra da kimler beğenmiş diye bakarken, Facebook’un hangi anlaşmaları yaptığına ve gençlere neleri taşıdığına bile bakmazlar.


Benim de birkaç Facebook hesabım olduğunu biliyorsunuz. Fakat bunları meslekî anlamda kullanmaktayım ve çocukları da arkadaş listeme kabul etmemekteyim.


E-mail adresi verirken reklam yapma olayı: Bir mecliste bir okurumla sohbet ederken, e-mail adresini rica ettim. O da çalışmakta olduğu şirketin adını içeren bir e-mail adresi söyledi. Meclisteki birisi: “O şirket reklamı yapıyorsun” dedi. Ben de bu sefer: “Sözgelimi hotmail uzantılı bir adres verse, reklam olmayacak mı?” diye sordum. O kişi: “Ama onun e-mail adresinde şirket adı var” dedi. Ben de: “Hotmail’de bir şirket zaten!” dedim. Muhatabımın kafası iyice karıştı ve iki kişi konuşurken gereksiz yere laf atmamak konusunda da bence bir ders almış oldu.


Müslüman abimizin getirdiği sigara: Bir korsan sigara tezgâhının yanından geçerken, sigara satan kişinin bir sigara markasını müşterisine “Bu sigarayı sağlam bir Müslüman abimiz getirdi” diye sunduğuna tanık oldum. Sağlam Müslüman abimiz sigara kullanmakla yetinmeyip bir de satıyormuş. Ha belki de içmiyor, ama satıyor! Müslüman abimiz mi arızalı yoksa satan mı anlayamadım!


Dikkatimi çeken bazı filmler: Bu ara film ve diziler seyrediyorum. Bir şeyi aslının tam ayınısı olmasa da ekranda görmek ve özellikle sinema diliyle görmek çok etkili. Sözgelimi çok eziyet görmş bir düşünürün hayatını seyrettim. Bu kişinin hayatını okumuştum, ama çekilen acıları filmde bir oyuncunun yüzünde de olsa, görmek çok daha farklı oluyor. Yönetmenin kendisini son sahneye gereksiz ve acemî bir oyunculukla eklemiş olması dışında güzel bir film olduğunu söyleyebilirim. Başka bir film ise“100 Spartalı” adlı filmdiç. Bu filmde, başkarakter ile kendisine Yarı-Tanrı diyen düşman kralın karşılaştığı sahnedir. Kendisine “yarı-tanrı” diyen kralın tavrı diktatörlerin düştüğü komik durumu çok iyi anlatıyor. Hayatta bazı şeyler “yarı” olmaz. Mesela bir kadın ya hamiledir ya değildir. Ya Tanrısındır ya değilsindir. İnsanların birisine Tanrı muamelesi yapması ile, onun gerçekten tanrı olması başka şeylerdir. Allah’tan başka tanrı olmadığına göre… O sahnedeki komiklik ise, kendisine “yarı-tanrı” diyen kralın, düşmanıyla, yani ele geçirmek istediği ülkenin kralıyla konuşurken, kendisine yapılabilecek bir suikaste karşı tepeye okçular yerleştirmiş olmasıydı . Ölümlü olduğunu biliyorsun, ama “tanrıyım” diyorsun. Bu bütün diktatörlerin sorunudur. Tanrıyla yarışırlar, çünkü O bakîdir. Ama her yeri sarayları veya heykelleri ile donatsalar da, diktatörler ölümlüdürler ve bunu çok iyi bilirler!
-----------------------

SAVAŞ ŞENEL KİTAPLARI

AZ ACILI VE KALICI İNGİLİZCE-YABANCI DİL ÖĞRENMEK İÇİN PÜF NOKTALARI
Kitabın Tanıtım Yazısı
Kitabın Facebook sayfası
Kitabı buradan satın alabilirsiniz: Kitapyurdu.com

(Kitabı İmzalı Edinmek İsterseniz Bize Yazınız: savassenel@gmail.com)

ÇAY SAATİ İÇİN HAFİF YAZILAR


(Kitabı İmzalı Edinmek İsterseniz Bize Yazınız: savassenel@gmail.com)




(Kitabı İmzalı Edinmek İsterseniz Bize Yazınız: savassenel@gmail.com)
-------------------